Makaleler
bagimlilik-tedavisinin-onundeki-gorunmez-duvar-damgalama.jpg

Bağımlılık Tedavisinin Önündeki Görünmez Duvar: Stigma

Bağımlılık kelimesini duyduğumuzda ilk aklımıza gelen şey madde mi, iradesizlik mi, zayıflık mı? Belki de hepsi birden… Ancak çoğu zaman aklımıza bir zamanlar umutları, hayalleri olan ve gülümseyen bir insan gelmiyor. İşte stigma yani damgalama da tam da bu noktada başlıyor...

“Bağımlılık” kelimesi, zamanla kişiyi tanımlayan bir sıfata dönüşerek onun diğer tüm kimliklerinin önüne geçiyor. Toplumda bağımlılığa dair pek çok olumsuz yargı var. Çoğu zaman ahlaki bir zayıflık ya da irade eksikliği olarak görülse de yapılan çalışmalar bağımlılığın biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ve tedavi edilebilen bir sağlık sorunu olduğunu gösteriyor.

Bağımlılık, bireyin kimliği değil; hayatının belirli bir döneminde karşı karşıya kaldığı bir durum. Bir insanı yalnızca bağımlılığı üzerinden tanımlamak, onun diğer tüm özelliklerini, potansiyelini ve iyileşme ihtimalini görünmez kılıyor. Bu durum bireyin kendisini tek bir sorundan ibaretmiş gibi düşünmesine yol açarak iyileşme umudunu zayıflatıyor.

Bu durumu yaşayan bireyler zamanla yalnızlaşıyor ve yeterli destek alamadıkları için sorunu kendi başlarına çözmeye çalışıyorlar. Ancak bu süreç çoğu zaman daha fazla riskli davranışlara yönelmeye, sorunun derinleşmesine ve tedaviye erişimin gecikmesine neden oluyor. Sosyal destekten yoksun kalmak, bağımlılığın devam etmesinde önemli bir rol oynarken destekleyici, kapsayıcı ve yargılayıcı olmayan bir yaklaşım ise iyileşme sürecinin güçlenmesine katkı sağlıyor.

Bu nedenle bağımlılıkla mücadelede temel yaklaşım; bireyi yaşadığı durumla özdeşleştirmek yerine onu çok boyutlu bir insan olarak ele almaktan, destek mekanizmalarını erişilebilir kılıp tedavi sürecini sürekli canlı tutmaktan geçiyor.

STİGMA NEDİR?


Stigma; bir kişinin sahip olduğu bir özellik, yaşadığı bir durum ya da sağlık problemi nedeniyle toplum tarafından dışlanması ve etiketlenmesi anlamına geliyor. Zamanla bu etiketler, yalnızca başkalarının bireyi nasıl gördüğünü değil, kişinin kendisini nasıl algıladığını da etkiliyor.

Bağımlılık sorunu yaşayan bireyler, damgalanmayı yalnızca toplumsal düzeyde değil, bireysel düzeyde de deneyimliyor. Sürekli maruz kalınan yargılayıcı ve etiketleyici tutumlar, zamanla içselleştirilmiş (self) stigmaya dönüşüyor ve bireyin kendilik algısını olumsuz yönde etkileyebiliyor. İçselleştirilmiş (self) stigma, bireyin kendisini yetersiz ve değersiz algılamasına, iyileşmeye ilişkin inancının zayıflamasına yol açıyor.

Bu yanlış algı, bağımlılıkla mücadele eden bireylerin karşılaştığı en görünmez ancak en etkili engellerden birini oluşturuyor. Damgalanma korkusu, bireylerin tedavi arayışını geciktirebiliyor ya da tamamen engelleyebiliyor. Bu durum ise zaman zaman bağımlılığın kendisinden bile daha yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor. Araştırmalar gösteriyor ki, damgalanmaya maruz kalan bireyler yardım arama davranışını ortalama %40 daha geç başlatıyor ve bu durum tedaviye erişimini ciddi boyutta etkiliyor.

Stigma; suçlama, yargılama ve uzak durma gibi tutumların yanı sıra haber başlıkları, diziler, filmler ve sosyal medya aracılığıyla da görünür hâle geliyor. Bu görünürlük, bağımlılıkla mücadele eden bireylerin yargılanma ve dışlanma korkusunu artırıyor. Zamanla bu korku, yaşanan sorunun gizlenmesine ve destek istemekten kaçınılmasına yol açabiliyor. Oysa empatik bir yaklaşım, doğru bilgilendirme ve destekleyici bir dil ile bu sürecin tersine dönmesi sağlanabilir.

BAĞIMLILIK VE STİGMA


Bilimsel veriler açıkça gösteriyor ki stigmanın olumsuz etkilerine en fazla maruz kalınan alanlardan biri de bağımlılık. Toplumun yargılayıcı dili, bağımlılığı bir sağlık problemi olarak görmek yerine ahlaki bir kusur olarak değerlendiriyor. Bu yanlış algılar sonucunda bağımlılık sorunu ile mücadele eden bireylerin halk arasında “iradesiz”, “tehlikeli” ve “zayıf” gibi etiketlere maruz kaldığı görülüyor.

Bu durum, bağımlılık sorunu yaşayan bireyleri yalnızca sosyal hayattan koparmıyor, aynı zamanda tedaviye olan inançlarının azalmasına ve sağlık hizmetlerinden de uzaklaşmalarına yol açıyor. Zaman içerisinde bireyler, toplumun yargılarını içselleştirerek kendi benliklerine yöneltebiliyor; bu süreç utanç, suçluluk ve değersizlik duygularını artırarak bağımlılık döngüsünü derinleştiriyor. Bu döngü içerisinde kalan bireyler, giderek yalnızlaşmayı tercih eder hâle geliyor. Bunun temel nedenleri arasında; davranışlarının başkaları tarafından fark edilmesini istememeleri, yargılanmaktan kaçınmaları, nasihat dinlemek zorunda kalmamak ve sürekli bir savunma hâlinde olmaktan yorulmaları yer alıyor.

Stigma yalnızca bağımlılık sorunu yaşayan bireyi değil; ailesini, eşini ve çocuklarını da derinden etkiliyor. Aileler çoğu zaman dışlanma, yargılanma, etiketlenme ve el âlem ne der korkusuyla durumu gizlemeyi tercih ediyor. Bu gizleme süreci; utanç, suçluluk ve çaresizlik duygularını artırırken, aile üyelerinin yalnızlaşmasına da neden oluyor. Sorunun paylaşılmaması, hem bireyin hem de ailenin destek mekanizmalarına ulaşmasını zorlaştırıyor ve tedavi sürecinin gecikmesine yol açıyor.

Toplumsal baskı nedeniyle aileler, çevreden gelecek olası tepkilerden kaçınmak adına profesyonel yardım arayışını erteleyebiliyor ya da tamamen vazgeçebiliyor. Oysa aile, bağımlılıkla mücadelede en önemli destek kaynaklarından bir tanesi. Ancak stigma, aileyi de görünmez kılarak bu sürecin dışında bırakıyor. Bu bakış açısı değişmediği sürece, bağımlılıkla mücadelede yalnızca bireyi değil, tüm aileyi kapsayan kalıcı ve etkili çözümler üretmek daha da zorlaşacaktır.

BAĞIMLILIKTA STİGMAYI ÖNLEMEK


Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bağımlılık sorununun damgalanmaması için atılacak en önemli adımlardan biri, toplum olarak kullandığımız dili, benimsediğimiz yaklaşımı ve sergilediğimiz tutumları gözden geçirmekten geçiyor. Kullanılan dil, yalnızca bir anlatım biçimi değil; aynı zamanda bakış açısını ve tutumu da şekillendiriyor.

“Bağımlı” ya da “düşkün” gibi etiketleyici ifadeler yerine, “bağımlılık sorunu yaşayan birey” ifadesinin kullanılması; yargılayıcı, cezalandırıcı ve dışlayıcı tutumlar yerine destekleyici ve onarıcı bir yaklaşımın benimsenmesi anlamına geliyor. Çünkü bağımlılık, yalnızca bireyi değil toplumu da etkileyen ortak bir sorun ve çözümü ancak birlikte mümkün.

Empatik bir yaklaşım ve doğru bilgilendirme, stigma ile mücadelede ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip. Bağımlılığın tedavi edilebilir bir sağlık durumu olduğunun ve bu alanda destek sunan kamu kurum ve kuruluşlarının bulunduğunun bilinmesi, bireylerin yardım arayışını güçlendiriyor. Özellikle medya, eğitim kurumları ve sağlık hizmetlerinde kullanılan dilin kapsayıcı ve bilgilendirici olması, toplumsal algının dönüşmesinde belirleyici bir rol oynuyor.

Bağımlılıkla mücadelede asıl odak, maddeler ya da davranışlar değil; insanın kendisi olmalıdır. Bireyin yalnızca sorunlarıyla değil, potansiyeli ve iyileşme kapasitesiyle de görülmesi, tedavi sürecinin en önemli yapı taşlarından biridir. Yitirilen umutların yeniden yeşermesi için destek yollarını görünür kılmak, iyileşme öykülerine alan açmak ve bağımlılığın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu hatırlatmak; bir zamanlar hayalleri olan bireyin yeniden hayata tutunmasına umut olabilir.