Makaleler
kisilik-bozukluklari-ve-bagimlilik-iliskisi.jpg

Kişilik Bozuklukları ve Bağımlılık İlişkisi

Bağımlılık alanında çalışan her uzmanın ortak bir deneyimi var: Karşımızdaki kişinin yalnızca bir bağımlılık nesnesiyle değil, çoğu zaman kendi duygularıyla, ilişkileriyle ve yaşamla kurduğu bağla da mücadele ettiğini görüyoruz. Bu nedenle bağımlılığı ele alırken, kişinin “neye bağımlı olduğu” kadar “nasıl bir iç dünyaya sahip olduğu” sorusu da önem kazanıyor. Kişilik yapılanmaları tam da bu noktada belirleyici bir rol oynuyor.

Bağımlılık çoğu zaman dışarıdan bakıldığında bir irade sorunu gibi algılansa da klinik pratikte bunun çok daha karmaşık bir süreç olduğu biliniyor. Duygularını düzenlemekte zorlanan, yoğun boşluk hissi yaşayan, öfkesini ya da kaygısını sağlıklı yollarla ifade edemeyen bireyler için madde kullanımı geçici bir sığınak işlevi görebiliyor. Madde ya da bağımlılık yapıcı davranış, kısa süreli bir rahatlama sağlıyor; ancak bu rahatlama, uzun vadede kişiyi bağımlılık döngüsünün içine daha da çekiyor.

Kişilik; bireyin dünyayı algılama, duygularını yaşama ve insanlarla ilişki kurma biçiminin temelini oluşturuyor. Bu yapı esnek ve uyumlu olduğunda kişi yaşamın zorluklarıyla baş edebiliyor; ancak katılaştığında ve işlevselliği bozduğunda, hem ruhsal sorunlara hem de bağımlılıklara zemin hazırlayabiliyor. Kişilik bozuklukları genellikle erken dönemlerden itibaren şekilleniyor ve bireyin stres karşısındaki dayanıklılığını belirgin biçimde etkiliyor.

Bağımlılık davranışı çoğu zaman bireyin içsel sıkıntılarıyla baş etme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Duygusal yoğunluk, boşluk hissi, değersizlik algısı, yalnızlık ya da öfke gibi zorlayıcı yaşantılar karşısında yeterli psikolojik kaynaklara sahip olmayan bireyler, madde kullanımını ya da bağımlılık yapıcı davranışları geçici bir rahatlama aracı olarak kullanabiliyor. Ancak bu geçici rahatlama, uzun vadede bağımlılık döngüsünü pekiştiriyor ve bireyin işlevselliğini daha da bozuyor.

Klinik gözlemler ve bilimsel çalışmalar, bazı kişilik bozukluklarının bağımlılıkla birlikte daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Özellikle duygusal düzenleme güçlüğü ve dürtüselliğin ön planda olduğu kişilik yapılanmaları, bağımlılık açısından daha yüksek risk taşıyor. Sınırda kişilik özellikleri gösteren bireylerde yoğun duygusal dalgalanmalar, terk edilme korkusu ve kendine zarar verme davranışlarıyla birlikte madde kullanımı da sıkça görülebiliyor. Bu kişilerde bağımlılık, dayanılması güç duyguları bastırma ya da içsel boşluk hissini geçici olarak doldurma işlevi görebiliyor.

Antisosyal kişilik özellikleri taşıyan bireylerde ise kurallara uymakta zorlanma, sorumluluk almama ve risk alma davranışları ön planda oluyor. Bu yapıdaki bireylerde bağımlılık, çoğu zaman erken yaşlarda başlıyor ve sosyal, hukuki ya da mesleki sorunlarla birlikte seyredebiliyor. Narsisistik kişilik özelliklerinde ise dışarıdan güçlü ve öz güvenli bir görünüm olmasına karşın, eleştiriye karşı aşırı hassasiyet ve kırılgan bir benlik algısı dikkat çekiyor. Madde kullanımı ya da bağımlılık yapıcı davranışlar, bu kırılganlığı telafi etme ya da yetersizlik duygularını bastırma aracı haline gelebiliyor.

Kişilik bozukluğu ile bağımlılığın bir arada görülmesi, tedavi sürecini daha karmaşık hâle getiren bir tablo olarak karşımıza çıkıyor ve bu durum “çift tanı” olarak adlandırılıyor. Bu tür durumlarda yalnızca bağımlılık davranışına odaklanan müdahaleler çoğu zaman yetersiz kalabiliyor. Altta yatan kişilik örüntüleri ele alınmadığında, madde kullanımının farklı biçimlerde tekrar etmesi ya da başka bağımlılık türlerine yönelim sıkça gözlemleniyor. Bu nedenle bütüncül bir değerlendirme ve uzun vadeli bir tedavi planı büyük önem taşıyor.

Tedavi sürecinde, bireyin motivasyonunu güçlendirmek kadar duygusal farkındalık kazanmasının, dürtülerini tanıyabilmesinin ve sağlıklı başa çıkma becerileri geliştirmesinin de hedeflenmesi gerekiyor. Kişilerarası ilişkilerde yaşanan sorunların ele alınması, sınır koyma becerilerinin desteklenmesi ve benlik algısının daha sağlıklı bir zemine oturtulması, bağımlılıkla mücadelenin önemli adımları arasında yer alıyor. Psikoterapötik süreçler, kişilik yapılanmalarının daha esnek hâle gelmesine katkı sağlayarak kalıcı iyileşmeyi destekleyen bir rol oynuyor.

Bağımlılık ve kişilik bozuklukları arasındaki ilişki, önleyici ruh sağlığı hizmetlerinin önemini de açıkça ortaya koyuyor. Çocukluk döneminde yaşanan ihmal, travma, güvensiz bağlanma deneyimleri ve duygusal ihtiyaçların yeterince karşılanmaması, hem kişilik gelişimini hem de bağımlılık riskini artıran faktörler arasında yer alıyor. Bu nedenle erken dönemde ailelere yönelik destekleyici çalışmalar, gençlere duygusal beceriler kazandırmayı amaçlayan programlar ve psikososyal müdahaleler, bağımlılıkla mücadelede kritik bir rol üstleniyor.

Sonuç olarak bağımlılık, çoğu zaman bireyin iç dünyasında yaşadığı zorlukların dışavurumudur. Kişilik bozuklukları ile bağımlılık arasındaki ilişkiyi anlamak, bireyi yalnızca davranışı üzerinden değil, bütüncül bir yaklaşımla ele almayı gerektirir. Bağımlılıkla mücadelede kalıcı değişim, bireyin kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmasını desteklemekle mümkündür. Bu bakış açısı, hem koruyucu hem de iyileştirici ruh sağlığı hizmetlerinin temelini oluşturmaktadır.