Makaleler
bagimlilik-kisiyi-bedensel-ve-varolussal-bir-esarete-surukler.jpg

Prof. Dr. Hakan Coşkunol: “Bağımlılık Kişiyi Bedensel ve Varoluşsal Bir Esarete Sürükler”

Bağımlılığa eşlik eden psikiyatrik hastalıklar tedavi ve rehabilitasyon sürecini karmaşık hâle getiriyor. Bağımlı birey bağımlılık yapıcı madde veya davranıştan arınmaya çalışırken diğer yandan ruhsal yüklerle de baş etmeye çabalıyor. Psikiyatri Uzmanı ve Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hakan Coşkunol bağımlılıkla birlikte görülen psikolojik sorunlar ve tedavi süreçleri hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

Yıllara yayılan klinik deneyiminize baktığınızda, bağımlılıkla birlikte en sık karşılaştığınız psikolojik sorun hangisi oluyor? Sizi en çok zorlayan ya da en sık tekrar eden tablo nedir?
Bağımlılık kliniklerinde yıllara yayılan deneyimime baktığımda, en sık karşılaştığım ve en çok zorlayan tablo, teknik olarak bir tanıdan çok bir ruh halidir: değişime hazır olmamak, değişimden korkmak ve değişimi nasıl yapacağını bilememek. Bağımlılık yalnızca biyolojik bir alışkanlık ya da psikolojik bir belirti değildir; aynı zamanda kişinin varoluşunu kuşatan bir direnç biçimidir. İnsan, alıştığı düzenin içinde kalmayı güvenli bulur; bağımlılık bu düzenin merkezine yerleştiğinde, değişim ihtimali tehdit gibi algılanır. Bu nedenle tedavi sürecinde en sık tekrar eden engel, “maddeyi bırakmak” değil “değişimin mümkün olduğuna inanmak”tır.

Klinik gözlemlerimde bağımlı bireylerin çoğu, değişim fikriyle karşılaştığında yoğun bir kaygı yaşar. Çünkü değişim, bilinmeyene açılan bir kapıdır; bilinmeyen ise korku üretir. Bu korku, çoğu zaman “Ya başaramazsam” düşüncesiyle birleşir ve kişiyi pasifliğe sürükler. Diğer yandan, değişim için gerekli adımların nasıl atılacağını bilmemek süreci daha da karmaşık hâle getirir. Kişi, bağımlılık zincirlerini kırmak ister ama hangi yolu izleyeceğini, hangi desteğe başvuracağını, hangi içsel gücü harekete geçireceğini bilemez. Böylece değişim arzusu ile değişim korkusu arasında sıkışır.

Bu tablo, bağımlılıkla birlikte en sık karşılaştığım psikolojik engeldir. Depresyon, anksiyete, dürtü kontrol sorunları elbette eşlik eder; ancak hepsinin altında yatan ortak zemin, değişime dair bu varoluşsal tereddüttür. Klinik süreçte en çok zorlayan nokta da budur: bireyin değişime hazır hâle gelmesini sağlamak, korkuyu dönüştürmek ve ona adım adım yol gösterebilmek.

SESSİZ VE DERİN BİR YIKIM

Bağımlılık, insanın iç dünyasında nasıl bir tahribat bırakıyor? Duygular, düşünceler ve ilişkiler zamanla nasıl değişiyor; kişi kendini en çok nerede kaybetmeye başlıyor?

Bağımlılık, insanın iç dünyasında sessiz ama derin bir yıkım bırakır. Başlangıçta küçük bir kaçış gibi görünen şey, zamanla ruhun merkezine yerleşir ve duyguların doğal akışını bozar. Sevinç, merak, huzur gibi insana özgü canlı duygular silikleşir; yerlerini suçluluk, kaygı ve boşluk alır. Düşünceler giderek daralır, zihnin ufku bağımlılığın döngüsüne hapsolur. “Nasıl bulurum, nasıl sürdürürüm?” soruları, geleceğe dair hayalleri ve yaratıcı düşünceleri gölgeler. İlişkilerde güven aşınır, bağlar zayıflar; sevgi ve sadakat yerine bağımlılığın sürdürülmesine hizmet eden araçsal ilişkiler öne çıkar.

En ağır kayıp ise kimlik ve öz değer alanında yaşanır. Kişi kendini bağımlılıkla tanımlamaya başlar, özgür seçimler yerini zorunlu tekrar eden davranışlara bırakır. Böylece birey, kendi varoluşunu kurma gücünü kaybeder. Sartre’ın bahsettiği ‘insanın özgürlüğe mahkûmiyetini’ zincire vurur; Buber’in önemli bir kavramın olan ‘ben–sen’ diyaloğunu yitirerek ötekini bir ‘şey’e indirger. Bağımlılık, insanı yalnızca bedensel değil, varoluşsal bir esarete sürükler; duyguların rengini, düşüncelerin ufkunu ve ilişkilerin sıcaklığını yavaş yavaş silerek kişiyi kendi bağımlı gölgesine mahkûm eder.

“BAĞIMLILIĞA EŞLİK EDEN PSİKİYATRİK HASTALIKLAR NÜKS RİSKİNİ ARTIRIR”

Bağımlılığa eşlik eden psikiyatrik hastalıklar nüks riskini nasıl etkiliyor? İyileşme sürecinde hastaların en çok zorlandığı, en kırılgan hâle geldiği noktalar nereler?
Bağımlılığa eşlik eden psikiyatrik hastalıklar, iyileşme sürecinde en kritik kırılganlık noktalarını belirler ve nüks riskini ciddi biçimde artırır. Depresyon, anksiyete bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu ve kişilik bozuklukları gibi bazı ruhsal bozukluklar bağımlılıkla birleştiğinde, kişi yalnızca maddeyi bırakmakla değil, aynı zamanda duygusal boşlukla baş etmekle de mücadele eder. Depresyon, motivasyonu düşürerek tedaviye uyumu zayıflatır; anksiyete, maddeyi bir rahatlama aracı hâline getirir; travmatik hatıralar tetiklendiğinde kişi yeniden kullanıma yönelir. Dürtüsel kişilik özellikleri ise bağımlılık döngüsünü sürekli besler.

İyileşme sürecinde en kırılgan anlar, yoksunluk döneminde ortaya çıkan yoğun fiziksel ve psikolojik semptomlardır. Bu dönemde kişi, madde olmadan duygularını düzenlemekte zorlanır ve boşluk hissiyle yüzleşir. Sosyal ilişkilerin yeniden kurulması da ayrı bir kırılganlık noktasıdır; güven kaybı ve yalnızlık, destek sistemini zayıflatır. Stresli yaşam olayları, okul veya iş sorunları, aile içi çatışmalar nüksü tetikleyen en güçlü dış etkenlerdir.

Tüm bu nedenlerle, bağımlılığa eşlik eden psikiyatrik bozukluklar tedavi sürecini karmaşık hâle getirir; en çok zorlanılan nokta ise kişinin hem maddeyi bırakma hem de eşlik eden ruhsal yüklerle baş etme çabasını aynı anda sürdürmesidir. Bu nedenle tedavi, yalnızca bağımlılığı değil, eşlik eden psikiyatrik sorunları da bütüncül biçimde hedeflemelidir.

“BAĞIMLILIK, PSİKİYATRİK TANI KOYMAYI ZORLAŞTIRIR”

Bağımlılığı olan bir hastada psikiyatrik tanı koymak neden çoğu zaman zorlaşıyor? Tanı sürecinde en sık yapılan hatalar neler; klinikte nelere özellikle dikkat edilmesi gerekiyor?
Bağımlılığı olan bir danışanda psikiyatrik tanı koymak çoğu zaman güçleşir; çünkü bağımlılık hem bulgu ve belirtileri maskeleyen hem de taklit eden bir yapıya sahiptir. Madde kullanımının doğrudan etkileri ya da yoksunluk belirtileri; depresyon, anksiyete, gerçekliğin bozulması gibi belirtiler veya dürtüsel davranışlar gibi tabloları taklit edebilir. Bu durumda klinisyen, gerçek bir bozukluk mu yoksa maddeye bağlı geçici bir durum mu olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Ayrıca bağımlılıkla birlikte başka bir psikiyatrik bozukluğun eşlik etmesi (çift tanı) belirtilerin birbirine karışmasına yol açar. Dalgalı seyir, hastanın durumunu sabit bir klinik tabloya oturtmayı daha da güçleştirir.

Tanı sürecinde en sık yapılan hatalar arasında; yoksunluk dönemindeki geçici belirtileri kalıcı tanı gibi değerlendirmek, madde etkisini göz ardı etmek ve yalnızca bağımlılığa odaklanarak eşlik eden ruhsal bozuklukları görmezden gelmek sayılabilir. Sosyal ve çevresel faktörleri dışlamak da tanıyı eksik bırakır.

Klinikte özellikle dikkat edilmesi gereken noktalar ise, zamanlama ve uzunlamasına gözlemdir. Tanı koyarken maddenin etkisi ve yoksunluk dönemi mutlaka ayrıştırılmalı, tek bir görüşme yerine süreç içinde gözlem yapılmalıdır. Aile, okul ve sosyal çevreden alınan bilgiler tanıyı destekler. En önemlisi, bağımlılığı ve eşlik eden ruhsal bozuklukları birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşım benimsemek gerekir. Bu dikkat, hem doğru tanıyı hem de etkili tedavi planını mümkün kılar.

“TEDAVİ BÜTÜNCÜL VE DENGELİ BİR ÇERÇEVEDE ELE ALINMALI”

Klinik pratikten baktığınızda, bağımlılıkla ilişkili psikiyatrik bozukluklarda uygulanan tedavi yöntemleri nasıl bir çerçevede ele alınmalı? İlaç tedavileriyle psikososyal yaklaşımlar nasıl bir denge içinde yürütülmeli?
Bağımlılıkla ilişkili psikiyatrik bozuklukların tedavisi, klinik pratikte tek boyutlu bir yaklaşım yerine bütüncül ve dengeli bir çerçevede ele alınmalıdır. Çünkü bağımlılık yalnızca biyolojik bir alışkanlık değil, aynı zamanda duygusal, bilişsel ve sosyal boyutları olan karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle ilaç tedavileri ile psikososyal yaklaşımlar birbirini tamamlayan iki temel sütun olarak düşünülmelidir.

İlaç tedavileri; özellikle eşlik eden depresyon, anksiyete, psikotik bozukluklar veya dürtü kontrol sorunlarında belirtilerin düzenlenmesi için kritik rol oynar. Antidepresanlar, antipsikotikler, duygu durum düzenleyicileri ve anksiyolitikler, kişinin tedaviye katılımını kolaylaştırır ve kriz dönemlerinde belli bir düzenin oluşmasını sağlar. Ancak ilaçlar tek başına bağımlılığın kök nedenlerini ortadan kaldırmaz; yalnızca zemini daha yönetilebilir hâle getirir.

Psikososyal yaklaşımlar ise tedavinin sürdürülebilirliğini sağlar. Bilişsel Davranışçı Terapi, motivasyonel görüşme, grup terapileri ve aile desteği, kişinin bağımlılıkla ilişkili düşünce kalıplarını dönüştürmesine, duygusal düzenleme becerilerini geliştirmesine ve sosyal bağlarını yeniden kurmasına yardımcı olur. Psikoeğitim, kişinin bağımlılığı anlamasını ve değişim sürecine aktif katılım göstermesini destekler.

Klinik denge, ilaçların belirtileri yatıştırdığı noktada psikososyal müdahalelerin devreye girmesiyle kurulur. İlaç tedavisi kişinin terapiye hazır hâle gelmesini sağlarken, psikososyal yaklaşımlar değişimi içselleştirmesine ve sürdürmesine olanak tanır. Bu denge bozulduğunda ya ilaçlara aşırı bağımlı bir pasiflik ya da psikososyal müdahalelerin semptom yükü nedeniyle etkisiz kalması riski doğar.

Sonuç olarak, bağımlılıkla ilişkili psikiyatrik bozuklukların tedavisinde en etkili yol, biyolojik ve psikososyal müdahalelerin eş zamanlı, birbirini destekleyen bir bütünlük içinde yürütülmesidir. Bu yaklaşım hem nüks riskini azaltır hem de kişinin özgürlüğünü ve otantik yaşamını yeniden kurmasına zemin hazırlar.

“AİLE EN GÜÇLÜ DESTEK KAYNAĞIDIR”

İyileşme sürecinde psikolojik iyilik hâlinin belirleyici olduğunu biliyoruz. Bu noktada ailenin, yakın çevrenin ve toplumun rolünü nasıl görüyorsunuz? Nerede destek oluyoruz, nerede farkında olmadan süreci zorlaştırıyoruz?
İyileşme sürecinde psikolojik iyilik hâli, yalnızca bireyin içsel çabalarıyla değil, aynı zamanda aile, yakın çevre ve toplumun tutumlarıyla da şekillenir. Aile, en güçlü destek kaynağıdır; sevgi, güven ve sabırla kurulan bağlar, kişinin değişim motivasyonunu besler. Yakın çevre, sosyal ilişkiler aracılığıyla aidiyet duygusunu yeniden inşa eder; toplum ise damgalamayı azaltarak bireyin kendini yeniden kabul görmüş hissetmesine zemin hazırlar. Bu destekler, iyileşmenin sürdürülebilirliğini belirleyen en kritik faktörlerdir.

Ancak farkında olmadan süreci zorlaştıran noktalar da vardır. Aile bazen aşırı kontrolcü ya da suçlayıcı bir tutum sergileyebilir; bu, bireyin öz güvenini zedeler. Yakın çevre, sabırsızlıkla “hızlı düzelme” beklentisi içine girebilir; bu da kişinin üzerindeki baskıyı artırır. Toplum ise çoğu zaman bağımlılığı ahlaki bir zayıflık gibi görerek damgalama eğilimi taşır; bu, bireyin kendini değersiz hissetmesine yol açar.

Dolayısıyla iyileşme sürecinde en çok ihtiyaç duyulan şey; koşulsuz kabul, sabır ve empatidir. Aile ve çevre, bireyin hatalarıyla değil, çabalarıyla ilişki kurduğunda; toplum ise damgalamayı bırakıp destekleyici bir yaklaşım benimsediğinde, psikolojik iyilik hâli güçlenir ve iyileşme daha sağlam bir zemine oturur. İyileşme, bireyin yalnızca kendi mücadelesi değil, aynı zamanda çevresinin de onunla birlikte yürüdüğü bir yolculuktur.

“YEŞİLAY, KÜRESEL ÖLÇEKTE BİR REFERANS NOKTASI”

Yeşilay Bilim Kurulu üyesi olarak, Yeşilay’ın önleme ve tedaviye dair bütüncül yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaklaşımda bireylerin ve doğal olarak toplumun psikolojik iyilik hâli nasıl gözetiliyor?
Yeşilay’ın önlemeye ve tedaviye dair yaklaşımı, klinik pratikte sıkça vurguladığımız bütüncül modelin kurumsal bir örneği olarak değerlendirilebilir. Bu model, yalnızca bağımlılığın biyolojik yönüne değil; aynı zamanda psikolojik, sosyal ve kültürel boyutlarına da odaklanır. Önleme çalışmalarında çocuklar, gençler ve aileler için psikoeğitim programları geliştirilerek risk faktörleri erken dönemde ele alınır; tedavi sürecinde ise bireyin yalnızca maddeyi bırakması değil, aynı zamanda psikolojik iyilik hâlini yeniden kazanması öncelik haline gelir.

Yeşilay’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, sürekli kendini geliştiren ve uluslararası düzeyde örnek alınan bir model oluşturmuş olmasıdır. Türkiye’deki deneyimlerinden hareketle, bağımlılıkla mücadelede bütüncül yaklaşımı farklı ülkelere taşımış; önleme, tedavi ve rehabilitasyonu bir arada ele alan yapısıyla küresel ölçekte referans noktası hâline gelmiştir. Bu model, bireyin ruhsal dayanıklılığını güçlendirmeyi, sosyal bağlarını onarmayı ve toplumsal damgalamayı azaltmayı hedefler.

Psikososyal destek, aile danışmanlığı ve grup terapileri bireyin kendini yeniden değerli hissetmesine katkı sağlarken; toplum düzeyinde yürütülen farkındalık kampanyaları bağımlılığın yalnızca bireysel bir sorun değil, ortak bir toplumsal mesele olduğunu hatırlatır. Böylece Yeşilay’ın yaklaşımı, hem bireyin hem toplumun psikolojik iyilik hâlini gözeten, kendini sürekli yenileyen ve başka ülkelere de örnek olan bir çerçeve sunar.

VAROLUŞ VE BAĞIMLILIK İLİŞKİSİ

Varoluşçu Yaklaşımlar ve Bağımlılık adlı kitabınız Yeşilay Yayınları’ndan çıktı ve okurla buluştu. Kitabınızda bağımlılığı, bireyin kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin kırıldığı bir eşik olarak ele alıyorsunuz. Bu kırılmadan sonra başlayan süreci, kişinin varoluşunu önemsemesi ile bağımlılık arasındaki ilişkiyi Yeşilay dergisi okurları için kısaca nasıl anlatırsınız?
Teşekkür ederim; Varoluşçu Yaklaşımlar ve Bağımlılık adlı kitabımın Yeşilay Yayınları’ndan çıkıp okurla buluşması benim için büyük bir mutluluk. Kitapta bağımlılığı, bireyin kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin kırıldığı bir eşik olarak ele alıyorum. Bu kırılma, insanın özgürlüğünü ve anlam arayışını daraltan bir noktadır; kişi, kendi yaşamını kurma gücünü yitirerek bağımlılığın döngüsüne teslim olur.

Bu süreçte birey, kısa süreli hazların cazibesine kapılırken kendi otantik varoluşunu unutur. Heidegger’in “varlığın unutuluşu” kavramı burada yol göstericidir. Bağımlılık, insanı gündelik tekrarların içine hapseder ve otantik yaşamdan uzaklaştırır. Öte yandan Camus’nün “absürd” düşüncesi, bağımlılığı yaşamın anlamsızlığı karşısında verilen yanlış bir yanıt olarak görmemize imkân tanır. İnsan, varoluşun ağırlığını taşımak yerine bağımlılığın sunduğu geçici rahatlamaya sığınır.

Ancak bu kırılma aynı zamanda bir imkân da taşır. Kişi bağımlılığın yarattığı boşlukla yüzleştiğinde, kendi varoluşunu yeniden önemsemeyi öğrenebilir. İyileşme süreci, yalnızca maddeyi bırakmak değil; özgürlüğü yeniden kurmak, anlamı yeniden keşfetmek ve yaşam öyküsünü yeniden yazmaktır.

Yeşilay’ın bütüncül yaklaşımı da bu noktada büyük önem taşır. Çünkü bağımlılıkla mücadele yalnızca klinik bir süreç değil, aynı zamanda bireyin psikolojik iyilik hâlini, sosyal bağlarını ve toplumsal kabulünü yeniden kurma sürecidir. Kitapta vurguladığım gibi, bağımlılıktan çıkış insanın kendi varoluşunu yeniden önemsemesiyle mümkündür. Bu yolculuk, yaşamın içinde otantik olmaya yönelik çabalarla ve absürd karşısında direnişle birleşerek, bireyin özgürlüğünü ve anlamını yeniden kazanması için bir davettir.