Makaleler
ergenlik-bagimlilik-acisindan-kritik-bir-donemdir.jpg

Uz. Dr. İlyas Kaya: “Ergenlik, Bağımlılık Açısından Kritik Bir Dönemdir”

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi İlyas Kaya ergenlikte bağımlılıkların en sık depresyon, kaygı bozuklukları, DEHB ve davranış sorunları ile travma ilişkili belirtilerle birlikte görüldüğünü söylüyor. Dr. Öğr. Üyesi İlyas Kaya, bağımlılıkların psikolojik arka planını, günümüzde öne çıkan riskleri, koruyucu ve önleyici yaklaşımları anlattı.

Ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde bağımlılıklar en sık hangi psikolojik sorunlarla birlikte görülüyor? Bu eş tanıların ortaya çıkmasında hangi duygusal ya da gelişimsel süreçler etkili oluyor?

Ergenlik ve genç yetişkinlikte hem madde kullanımıyla hem de davranışsal bağımlılıklarla birlikte en sık gördüğümüz tablo, bağımlılığın tek başına seyretmemesidir. En belirgin eşlik eden alanlar ise; duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları (yaygın kaygı, sosyal kaygı, panik), travma sonrası stres belirtileri, dürtüsellik ve davranış sorunları, özellikle DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), karşıt olma-karşı gelme ve davranım sorunları ile kendine zarar verme ve intihar riskinin artmasıdır. Daha az sıklıkla ama klinik açıdan önemli şekilde uyku bozuklukları, yeme sorunları ve bazı durumlarda psikotik belirtiler de tabloya eşlik edebilir. Burada kritik nokta şu: Her gençte “Hangisi önce başladı?” sorusunun cevabı aynı değildir. Bazı gençlerde depresyon, kaygı ya da travma belirtileri önce gelir; madde ya da oyun, bir süre “baş etme aracı” gibi çalışır. Bazılarında ise bağımlılık örüntüsü zaman içinde kaygı ve depresif belirtileri tetikler ya da ağırlaştırır. Yani çoğu zaman birbirini besleyen bir döngüden söz ederiz. Eş tanıların bu kadar sık görülmesi tesadüf değil; ergenliğin kendisi bağımlılık açısından kritik bir dönem. Bunun temel nedeni, ergenlikte beynin ödül sisteminin hızlı çalışmasına karşın, dürtüyü frenleyen ve sonuçları tartan kontrol sistemlerinin daha geç olgunlaşmasıdır. Bu gelişimsel “denge farkı”, genci özellikle hızlı ödül veren davranışlara daha açık hâle getirir.

İkinci önemli alan duygu düzenlemedir. Ergenlik dönemi yoğun duyguların, hızlı iniş-çıkışların ve benlik algısının daha kırılgan olabildiği bir dönemdir. Madde, oyun ya da dijital içerikler kısa vadede kaygıyı azaltma, sıkıntıyı bastırma, yalnızlığı uyuşturma gibi işlevler görebilir. Duygu düzenleme becerileri zayıfsa, bu davranışlar kolayca “işe yarayan çözüm” gibi öğrenilir ve tekrarlanır.

Üçüncü belirleyici süreç ise kimlik gelişimi ve akran etkisidir. Bu yaşlarda ait olma ihtiyacı çok güçlüdür. Dışlanmamak, gruba uyum sağlamak, statü kazanmak gibi dinamikler; özellikle nikotin/vape, alkol ve esrar gibi maddelere ya da oyun/kumar çevrelerine girişte etkili olabilir.

Dördüncü başlık ise stres ve travma yüküdür. Zorbalık, aile içi çatışma/ihmal, akademik baskı, ekonomik stres veya göç gibi zorlayıcı yaşam koşulları arttıkça, gençlerde hem kaygı ve depresyon belirtileri hem de “kaçınma/uyuşturma” amaçlı kullanım riski artar. Travma belirtileri belirginleştiğinde bağımlılık davranışı bazen duyguları hissetmemek için kullanılan bir “kaçış” kanalına dönüşür.

Beşinci olarak ise, uyku ve sirkadiyen ritim (24 saatte bir tekrarlanan doğal uyku-uyanıklık döngüsü) ergenlikte doğal olarak geç saatlere kayar; ekran ve oyun bunu daha da büyütebilir. Yetersiz uyku dürtüselliği, irritabiliteyi, dikkat sorunlarını ve kaygı-depresyon belirtilerini artırır. Böylece “gece kullanım artar–uyku bozulur–gündüz işlev düşer–yeniden kaçınma için kullanım artar” döngüsü kolayca kurulur.

Son olarak, bağımlılık davranışlarının bir öğrenme döngüsü vardır; kısa vadede rahatlatır, uzun vadede bedel ödetir. Zamanla tolerans, kontrol kaybı ve işlev kaybı ortaya çıktıkça suçluluk ve utanç artar; bu duygular da yeniden kullanımı tetikleyebilir. Bu yüzden depresyon–kaygı–bağımlılık üçlüsü çoğu gençte birbirini besleyen bir yapı oluşturur. Özetle; ergenlikte bağımlılıklar en sık depresyon, kaygı bozuklukları, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) ve davranış sorunları ile travma ilişkili belirtilerle birlikte görülür; bunu artıran temel süreçler ise ödül ve kontrol dengesizliği, duygu düzenleme güçlüğü, akran ve aidiyet dinamikleri, stres ve travma yükü ile uyku düzeninin bozulmasıdır.

BAĞIMLILIK RİSKİNİ ARTIRAN FAKTÖRLER

Bağımlılık geliştirme riskini artıran bireysel, ailesel ve çevresel faktörleri nasıl sınıflandırmak gerekir? Özellikle günümüz koşullarında öne çıkan riskler neler?

Sahada en işe yarayan yaklaşım, riski üç düzeyde ele almaktır: bireysel, ailesel ve çevresel. Buna bir de her düzeyde iki ayrım eklemek gerekir: değiştirilebilir-değiştirilemez riskler ve uzak(zemin hazırlayıcı)-yakın (tetikleyici) riskler. Çünkü bağımlılık, çoğu zaman tek bir nedenden değil, farklı düzeylerde biriken risklerin birleşmesinden doğar. Bireysel düzeyde; genetik yatkınlık ve nörogelişimsel özellikler (örneğin DEHB, öğrenme güçlüğü gibi) önemli bir zemin oluşturabilir. Ergenlikte ödül sisteminin daha hassas çalışması, buna karşılık dürtüyü frenleyen yürütücü işlevlerin daha geç olgunlaşması da riski artıran gelişimsel bir gerçekliktir. Psikolojik açıdan yüksek dürtüsellik, yenilik arama, sıkıntıya tahammülsüzlük, duygu düzenleme güçlüğü ve düşük öz denetim bağımlılık davranışına giden yolu kısaltabilir. Buna depresyon, kaygı, travma belirtileri ya da davranım sorunları gibi eşlik eden ruhsal güçlükler eklendiğinde risk daha da yükselir. Okul başarısızlığı, yalnızlık ve sosyal reddedilme gibi deneyimler de “baş etme” amacıyla kullanımı kolaylaştırabilir.

Ailesel düzeyde ise iki başlık öne çıkar: model alma ve ebeveynlik işlevleri. Evde madde kullanımı ya da problemli davranışların (örneğin kumar) varlığı, çocuk açısından hem erişimi kolaylaştırır hem de “normalleşmeyi” artırır. Ebeveynlikte düşük izlem ve denetim, tutarsız sınırlar, aşırı izin vericilik ya da aşırı otoriterlik; riskli davranışların yerleşmesini kolaylaştırır. Aile içi kronik çatışma, şiddet, boşanma sürecinde yoğun gerilim, ekonomik zorluklar ve ebeveynin ruhsal hastalığı gibi stres kaynakları da gençte hem psikolojik belirtileri artırır hem de bağımlılık davranışını bir kaçış kanalına dönüştürebilir. İstismar ve ihmal öyküsü ise bağımlılık riskini belirgin biçimde yükselten en güçlü etkenlerdendir. Çevresel düzeyde akran etkisi kritik bir rol oynar. Akran grubunda kullanımın yaygın olduğu, “ait olma” baskısının yüksek olduğu ortamlarda başlama eşiği düşer. Okula aidiyetin zayıflaması, devamsızlık ve disiplin sorunları; genci daha riskli çevrelere itebilir. Mahalle ve topluluk düzeyinde güvenlik sorunları, sosyal, sportif ve kültürel imkânların kısıtlılığı ile maddeye, alkole veya kumara erişimin kolay olması riski artırır. Son yıllarda ayrıca “çevre” deyince dijital ortamı ayrı bir başlık olarak düşünmek gerekiyor; çünkü algoritmaların sürekli tetikleyici içerik sunması, siber zorbalık, sosyal karşılaştırma baskısı ve sürekli erişim bağımlılık döngüsünü belirgin biçimde besleyebiliyor.

Özellikle günümüz koşullarında bazı riskler belirgin biçimde öne çıkıyor. Birincisi, nikotin/vape ürünleri. Gizlenmesi kolay, erişimi görece kolay ve bağımlılık yapıcı etkisi yüksek olduğu için gençler açısından ciddi bir kapı aralayabiliyor. İkincisi, çevrim içi kumar ve bahis. Mobil erişim, mikro-ödül yapısı ve “kolay para” anlatısı özellikle ergen beyninin ödül hassasiyetiyle birleştiğinde kontrol kaybını hızlandırabiliyor. Üçüncüsü, oyun içi satın almalar, loot box sistemleri ve canlı yayın ekonomileri; belirsiz ödül ve sosyal statü motivasyonuyla kompulsif kullanım riskini artırabiliyor. Dördüncü önemli başlık, yüksek stres ve yalnızlık. Akademik baskı, ekonomik belirsizlik ve sosyal bağların zayıflaması; maddeyi ya da dijital davranışları “duygu düzenleme” aracı hâline getirebiliyor. Beşinci olarak uyku bozulması günümüzde çok merkezi bir risk. Gece ekran kullanımı uyku ritmini bozdukça dürtüsellik, irritabilite (bir uyarıya karşı şiddetli cevap verilmesi), kaygı ve depresif belirtiler artıyor; bu da bağımlılık döngüsünü güçlendiriyor. Son olarak, bölgeye ve madde pazarına göre değişmekle birlikte, yüksek etkili, yoğun maddelere maruziyet ve “ne olduğunu bilmeden kullanma” riski de güncel bir tehlike başlığı.

Peki, bu sınıflama bize pratikte ne kazandırır? Bu çerçeve, her genç için risk profilini daha net görmemizi sağlar. Bir gencin bağımlılık riski çoğu zaman üç parçanın birleşimiyle anlaşılır: zemin (örneğin genetik yük, travma, nörogelişimsel yatkınlık), tetikleyici (akran baskısı, kriz dönemi, sınav stresi, gece yalnızlık, erişim) ve sürdürücüler (uyku bozukluğu, depresyon, kaygı, kolay erişim, dijital tasarımların “Devam et” çağrısı). Bu üçlü netleştiğinde, müdahale de “genel öğüt” olmaktan çıkar; gencin gerçek ihtiyacına göre hedeflenmiş bir önleme ve destek planına dönüşür.

“DEHB VAR DİYE BAĞIMLILIK KAÇINILMAZ DEĞİLDİR”


Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile bağımlılıklar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? DEHB’li gençlerin bağımlılığa daha yatkın olduğu söylenebilir mi? Bunun altında yatan nedenler neler?
DEHB ile bağımlılıklar arasındaki ilişki, klinikte net biçimde karşımıza çıkan, araştırmalarla da desteklenen bir ilişki. DEHB, özellikle erken başlayan, belirgin dürtüsellik içeren ve yeterli izlem-tedavi almayan olgularda; hem madde kullanım bozuklukları hem de davranışsal bağımlılıklar (oyun, kumar gibi) açısından risk artırıcı bir zemin oluşturabiliyor. Burada iki şeyi aynı anda söylemek gerekir: Evet, DEHB’li gençler ortalamada daha yüksek risk taşır; ama DEHB var diye bağımlılık kaçınılmaz değildir. Risk, DEHB’nin şiddeti ve eşlik eden diğer zorluklarla birlikte belirginleşir. Riskin daha belirgin hâle geldiği gruplara baktığımızda; erken başlangıçlı ve şiddetli DEHB’ye, karşıt olma-karşı gelme ya da davranım sorunları eşlik eden, depresyon, kaygı veya travma öyküsü bulunan, okul başarısızlığı ve devamsızlığı artmış, riskli arkadaş çevresine kaymış ve tedavisi düzensiz kalmış gençlerde bağımlılık olasılığının daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Peki, bu ilişki neden kuruluyor? Tek bir nedenden söz etmek doğru olmaz; genellikle birkaç mekanizma birlikte çalışır. Birincisi, DEHB’de sık gördüğümüz anlık ödülü tercih etme eğilimidir. Madde, oyun ya da kumar gibi davranışlar hızlı ve güçlü bir ödül sağladığı için; ders çalışmak, spor yapmak, uzun vadeli hedeflere odaklanmak gibi “gecikmiş ödül” isteyen alanlar karşısında daha çekici hâle gelebilir. İkincisi, dürtüsellik ve yürütücü işlevlerdeki zorlanmadır. “Dur, düşün, seç” basamağı zayıfladığında, deneme eşiği düşer; kullanımın sıklaşması ve kontrol kaybı daha kolay gelişir. Üçüncü önemli mekanizma ise duygu düzenleme güçlüğü ve kendini yatıştırma arayışıdır. DEHB’li gençlerde can sıkıntısı, içsel gerginlik, hayal kırıklığına düşük tolerans ve irritabilite daha belirgin olabilir; madde ya da ekran/oyun, bu duyguları kısa vadede bastıran bir ‘kendini tedavi etme’ aracına dönüşebilir.

Buna ek olarak, DEHB tedavi edilmez veya işlevsellik desteklenmezse zaman içinde bir ikincil psikososyal yük birikir: akademik başarısızlık, öğretmen-ebeveyn çatışmaları, “tembel/yaramaz” etiketlenmesi, sosyal reddedilme ve riskli gruplara yönelme. Bu süreç gencin öz saygısını zedeler, stresi artırır ve bağımlılık davranışına giden yolu kısaltır. Ayrıca eş tanılar bu riski “çarpan” gibi büyütür. Davranım bozukluğu, depresyon, kaygı, travma belirtileri ve uyku bozukluğu eklendiğinde hem başlama hem sürdürme hem de nüks riski artar. Ergenlik döneminin kendi gelişimsel özellikleri de (ödül arayışının artması, kontrol mekanizmalarının daha geç olgunlaşması) DEHB varlığında bu dengesizliği daha görünür kılar.

Klinikte DEHB ile en sık örtüşen bağımlılık alanları arasında nikotin/vape kullanımı, oyun oynama bozukluğu ve dürtüsellik zemininde kumar ve bahis davranışları daha fazla dikkat çeker; alkol ve madde kullanımı ise bazen “rahatlama” veya sosyal kaygıyı bastırma amacıyla başlayabilir. Son olarak şunu vurgulamak önemli: DEHB’nin erken tanınması, psikoeğitim, aile-okul iş birliği ve düzenli izleme; bağımlılığa giden ikincil yolakları zayıflatır. Uygun tedavi gören gençte öz denetim, uyku, okul işlevi ve ilişkiler güçlendikçe bağımlılık riski de anlamlı biçimde azalır.

Aileler ve eğitimciler açısından erken uyarı işaretleri neler? Hangi davranış değişiklikleri mutlaka ciddiye alınmalı?
Aileler ve eğitimciler için erken uyarı işaretlerini dört başlıkta toplamak mümkün: işlev kaybı, kontrol kaybı, gizleme/kaçınma ve psikolojik belirti artışı. Tek bir belirti tanı koydurmaz; ama yeni başlamış, hızla artan ve birden fazla alanda işlevi bozan değişiklikler mutlaka ciddiye alınmalıdır. Bağımlılık açısından en önemli sinyal, kullanımın giderek uzaması ve gencin sınır koyamamasıdır: “biraz daha” döngüsü, bırakmayı denediğinde yapamama, kullanım yokken belirgin huzursuzluk ve irritabilite gibi belirtiler burada dikkat çeker. Bununla birlikte okul performansında düşüş, devamsızlık, uyku düzeninin bozulması, hobi ve sosyal aktivitelerden çekilme gibi işlev kaybı uyarı niteliğindedir. Sürekli gizleme, ekranı hızlı kapatma, şifreleri aşırı saklama, harcamaları gizleme veya açıklanamayan para hareketleri de “kontrol kaybı” ve “kaçınma” hakkında önemli ipuçlarıdır. Psikolojik sorunlar açısından ise içe kapanma, keyif alamama, belirgin irritabilite, okula gitmek istememe ve somatik yakınmalar, kabus, irkilme, kaçınma, öfke patlamaları ve kural ihlallerinin artması gibi değişimler takip edilmelidir. Ciddiye alınması gereken “kırmızı bayraklar” ise nettir: kendine zarar, intihar ifadeleri, birkaç hafta içinde hızlı işlev çöküşü, ciddi şiddet riski, açıklanamayan borç ve para kaybı, akut madde etkisi bulguları ve psikotik belirtiler. Bu işaretlerde beklemek doğru değildir; hızlı değerlendirme gerekir.

“BAĞIMLILIK ŞÜPHESİ VARSA DESTEK ERKENDEN BAŞLAMALI”

Bağımlılık geliştiren bir gençte psikolojik destek ne zaman ve nasıl devreye girmeli? Tedavide neye öncelik verilmeli?
Kural basittir: Bağımlılık şüphesi varsa destek erkenden başlamalı; kontrol kaybı ve işlev kaybı ortaya çıktıysa gecikilmemelidir. İntihar riski, kendine zarar verme, ağır madde etkisi, psikoz bulguları veya ciddi şiddet riski varsa konu terapiye başlamaktan önce acil güvenlik ve tıbbi değerlendirme meselesidir. Destek devreye girerken ilk adım “nasihat” değil, yapılandırılmış bir harita çıkarmaktır: güvenlik, kullanım örüntüsü, tetikleyiciler, işlevsellik, eş tanılar ve aile ve çevre koşulları birlikte değerlendirilir. Ardından motivasyonel görüşme ile gencin savunmasını artırmadan değişim hedefleri belirlenir; aileyle sınırlar ve erişim yönetimi konuşulur; uyku ve rutin özellikle dijital bağımlılıklarda çekirdek hedef hâline getirilir. “Bağımlılığa mı, eşlik eden sorunlara mı öncelik verilmeli?” sorusunda doğru yaklaşım genellikle eş zamanlı ve aşamalı bir plandır. Önce güvenlik, sonra kullanımın sürdürdüğü döngüyü kırmak; bununla birlikte depresyon, kaygı, travma veya DEHB gibi sürücü sorunlar paralel ele alınmadığında nüks riski artar. Yani çoğu olguda “ya o ya bu” değil, ikisini birlikte yönetmek gerekir.

Koruyucu ve önleyici yaklaşım adına temel önerileriniz neler?
Koruyucu ve önleyici yaklaşım tek bir öneriden ibaret değil; ilişki, yapı, beceri ve çevre ekseninde bir pakettir. Genç açısından en kritik hedeflerden biri uyku ve günlük ritim. Uyku bozulduğunda dürtüsellik, kaygı ve bağımlılık riski belirgin şekilde artar. İkinci kritik alan duygu düzenleme becerileridir; sıkıştığında maddeye ya da ekrana gitmeden rahatlayabileceği alternatifler, tetikleyici haritası ve kriz planı. Üçüncüsü dijital hijyendir; süre tartışmasından çok “kontrol ve işlevsellik” üzerinden sınır koymak, gece kullanımını azaltmaktır. Aileler açısından koruyucu olan hem sıcak ilişkiyi koruyup hem de tutarlı sınır koyabilmektir. İzlem ve denetim suçlama değil, risk yönetimidir. Erişimin düzenlenmesi (para, gece telefon, evde alkol/ilaç güvenliği) ve ebeveynin model olması önemli başlıklardır. Eğitimciler için ise okula aidiyet, hızlı erken fark etme, zorbalığa karşı net politika ve rehberlik-aile-uzman koordinasyonu koruyucu etkiyi artırır.

“AİLEYİ VE OKULU İÇİNE ALAN ÖNLEME YAKLAŞIMI RİSKİ AZALTIR”

Yeşilay’ın çocuk ve ergenlerin psikolojik iyilik hâlini güçlendirmek için yürüttüğü çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çocuk ve ergenlerde bağımlılık riskini azaltmak, yalnızca riskleri anlatmakla sınırlı değil; psikolojik iyilik hâlini güçlendirmeyi gerektiriyor. Gencin duygusunu düzenleyebilmesi, dürtüsünü yönetebilmesi, stresle baş edebilmesi, sosyal bağ kurabilmesi ve güvenli bir rutin sürdürebilmesi; bağımlılığa karşı en güçlü koruyucu zeminlerdir. Bu açıdan bakınca Yeşilay’ın yaklaşımında değerli olan, koruyucu-önleyici hattı sadece bilgilendirme düzeyinde değil; beceri geliştirme, aileyi güçlendirme ve okul-çevre iş birliği üzerinden kurma hedefidir. Güncel koşullarda dijital riskler ve eş tanıların (DEHB, kaygı, depresyon, travma) artan önemi düşünüldüğünde; bu başlıklarda erken fark etmeyi ve yönlendirmeyi güçlendiren yapıların etkisi daha da kritik hâle geliyor. Bu çalışmaların sürdürülebilir etkisi için ise erişim kadar, beceri kazanımı ve işlevsellik çıktılarının izlenmesi; riskli gruplara daha hedefli erken müdahale hatlarının güçlendirilmesi önem taşır. Psikolojik iyilik hâlini merkeze alan, aileyi ve okulu içine alan, beceri odaklı ve sürdürülebilir her önleme yaklaşımı, bağımlılık riskini azaltmada en güçlü zemini oluşturur.