Makaleler
yesilay-hafizasi.jpg

Yeşilay’ın Hafızası

1960’lı ve 1970’li yıllarda yolu Yeşilay’dan geçmiş, doğrudan Yeşilay’da görev yapmış, bu mücadelenin bir parçası olmuş çok değerli isimler, bu sayıya özel satırlar kaleme aldılar. Turing Başkanı Dr. Bülent Katkak, THY Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mecit Eş ve gazeteci Rahmetullah Karakaya ile Yeşilay’ın hafızasına indik. Kendilerinden Yeşilay hikayelerini dinledik. Böylece Yeşilay’ın anlamını bir kez daha kavradık.

DR. BÜLENT KATKAK:
İlkokulda sınıfımın Yeşilay kolu temsilcisiydim ama Yeşilay ile ilk tanışmam lise öğrencisi olduğum 1969 yılında rahmetli annemin eve küçük kardeşim için getirdiği Mavi Kırlangıç dergisi ile oldu. Kemalettin Tuğcu’nun hikâyeleri ile de Mavi Kırlangıç’ta tanıştım.

Milli Türk Talebe Birliği Orta Öğrenim Komitesi faaliyetleri için Cağaloğlu’ndaki binada sık sık buluştuğumuz liseli arkadaşlarımızın bazıları Yeşilay Gençlik kolunda da görevliydiler. Arada bir onları ziyaret için MTTB’ye 100 metre mesafedeki Yeşilay binasına da giderdik. Üniversite yıllarında da arkadaşlarımız ayrılana kadar bu ziyaretler devam etti.

1975’te Yeşilay Yönetimi’nin gençlikten sorumlu üyesi edebiyat muallimi rahmetli Ömer Adil Dolay’ın davetiyle 1979 yılı sonuna kadar Yeşilay Gençlik Başkanlığı, Genel Başkan Selahaddin Kaptanağası’nın davetiyle de Şubat 1982- Kasım 1984 tarihleri arasında Yeşilay Genel Merkez Yönetim Kurulu’nda sekreter üye görevlerinde bulundum.

O zamanların imkânsızlıklarına rağmen özellikle Yeşilay Gençlik olarak üzerimize aldığımız görevi aksatmamak adına heyecan ve şevkle birçok faaliyet yapardık. En unutamadığım, beni hâlâ heyecanlandıran faaliyet Taksim Sheraton Oteli’ndeki “I. Alkollü İçkiler ve Yeşilay” paneliydi. 20 Mart 1976’da yapılan panelde konuşmacı olarak da dinleyici olarak da zamanın en önemli şahsiyetleri salonu doldurmuşlardı.

Günümüzde Yeşilay’ın imkânları çok geniş ama günümüzün sıkıntıları da eskiyle kıyas edilemeyecek ölçüde. Bugünün Yeşilay’ı benim içinde bulunduğum eski Yeşilay’ın sekiz on senede yapabildiği faaliyetleri neredeyse ayda bir yapıyor. Eski bir Yeşilaycı olarak bu da beni çok sevindiriyor.

PROF. DR. MACİT EŞ
Bazen bir yıl bile insanın hayatında iz bırakıyor. Kısaca hayat hikâyemden başlayayım. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden 1974’te mezun oldum. Mezuniyet sonrası bir süre Ankara’da memuriyet yaptım. Sonra 1979’da Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı Kütahya’daki fakültede asistan olarak göreve başladım. Açık söyleyeyim ne Kütahya’yı görmüştüm ne orada bir fakülte olduğunu biliyordum; rüzgâr bizi oraya attı diyelim. Ama o rüzgâr uzun sürdü çünkü yaklaşık otuz beş yıl orada akademik hayatım devam etti. Sonra fakülte yapıları değişti, önce Anadolu Üniversitesine bağlandık, ardından 1993’te Dumlupınar Üniversitesi kurulunca biz de oraya geçtik. Bir bakıma Anadolu Üniversitesinin temellerinin atıldığı dönemin içinde yer almış olduk. Daha sonra İstanbul’a döndüm ve İstanbul Ticaret Üniversitesinde çalışmaya başladım. 2000’lerin başından 2024 Eylül’üne kadar orada akademik faaliyetim sürdü. Geçen yaz sözleşmeyi yaş gerekçesiyle yenilemediler. Açıkçası birkaç yıl daha devam ederim diye düşünüyordum ama hayat böyleymiş, çok da büyütmedim. Odam duruyor, kitaplarım orada kaldı, ev müsait olmadığı için taşıyamadım, arada gidip geliyorum.

Aslen Samsunluyum. Lise bir ve ikinci sınıfı Samsun’da okudum, sonra İstanbul’a geldim ve Vefa Lisesinde son sınıfı okudum. Bir süre abimin yanında kaldım. Sonra İlim Yayma’nın Vefa yurdu açılınca yurt hayatına merak ettim, müracaat ettim, kabul ettiler ama yurt hayatı dışarıdan göründüğü kadar cazip değilmiş, birkaç ay sonra tekrar abimin yanına döndüm. Vefa Lisesi benim için önemli bir tecrübe oldu; öğretmenleri, ortamı, arkadaşlıklarıyla insana bir yön veriyor gerçekten.

Yeşilay ile tanışma
Yeşilay’la tanışmam üniversite yıllarında oldu. O dönem Milli Türk Talebe Birliğine sık gider gelirdik. Orası gençlerin buluştuğu, sohbet ettiği, spor yaptığı bir yerdi; boş vakitlerimizi orada geçirirdik, kafa dengi arkadaşlarla oturur konuşurduk. O dönemin MTTB başkanı Burhanettin Kayhan’dı. Rahmetli hemşerimdi, Samsun’un Kavak ilçesindendi. Bir gün beni çağırdı ve dedi ki Yeşilay Başkanı gençlik teşkilatında görev yapacak birkaç genç istedi, senin adını da verdim. Böylece Cağaloğlu’ndaki Yeşilay binasına gidip gelmeye başladım. İkinci kat genel merkezdi, üst kat gençlik teşkilatıydı. Alt katta Genel Başkan Selahattin Kaptanağası vardı; kendisi emekli albaydı hafızam beni yanıltmıyorsa. Zaten o ciddiyeti vardı. Biz gençler yukarı katta kendi çalışmalarımızı yürütürdük, aşağıda merkez, yukarıda gençlik teşkilatı… Böyle bir düzen vardı ve bizim için orası gerçekten bir okul gibiydi.

Birliktelikler
Orada birlikte bulunduğumuz isimlerden bazıları hâlâ aklımda. Gençlik teşkilatı başkanı Ali İhsan Kamberoğlu’ydu, rahmetli, öğretmendi ve şairliği de vardı. Yıllar sonra bir edebiyat dergisinde şiirine rastladım, dergiyi arayıp numarasını istemiştim, oradan 2005’te trafik kazasında vefat ettiğini öğrendim, çok üzülmüştüm. O ekipte Ahmet Şişman vardı, yakın arkadaşımdı, Ensar Vakfının kurucu başkanı oldu sonra, o da rahmetli oldu. Aziz Torunlar vardı, bir Sebahattin isimli arkadaş vardı tiyatroya meraklıydı, Ömer Göktuğ gelip giderdi, gazeteci Rahmetullah Karakaya vardı. Küçük ama samimi bir ekipti.

Faaliyetler ve hatıralar
Faaliyet olarak iki şey çok net aklımda. Birincisi okullardaki Yeşilay pulları meselesi. O yıllarda okullarda Yeşilay kolları vardı ve başlarında bir öğretmen olurdu. Biz pulları teslim eder, bir süre sonra gidip satılanların parasını alır, satılmayanları geri toplar, genel merkeze teslim ederdik. Sonradan baktığımda İstanbul’da yaklaşık 250 okula gittiğimi fark ettim. Bu benim için büyük bir tecrübeydi çünkü İstanbul’u bu vesileyle tanıdım. O zaman İstanbul nüfusu iki milyon civarındaydı, bugün büyük görünen bazı yerlerin adı bile yok gibiydi, mesela Ümraniye’yi hiç duymamıştım. Ulaşım şartları da bugünkü gibi değildi, bir semtten diğerine gitmek ciddi emek istiyordu.

İkinci hatıram 1971 Yeşilay haftasında Tekel Bölge Müdürlüğünün önüne siyah çelenk bırakmamızdır. Aziz Torunlar’la birlikteydik, fotoğrafımız vardı, albüm Kütahya’da kaldı ama o günün hissi hâlâ aklımda. Bugün küçük görünebilir ama o gün için güçlü bir protestoydu, görünür olmak önemliydi.

Bir de Yeşil Gece diye bir program vardı Taksim’de Spor ve Sergi Sarayı’nda, müzikli bir geceydi. Sanatçı ayarlamak için bir arkadaşla Yenikapı’daki bir yere gidip Berkant’la görüştük. Kendisi 1500 -1600 lira civarında bir ücret istedi, bize pahalı geldi, anlaşamadık. Sonra Türk sanat müziğinden tanınmış bir erkek sanatçıyla 1100 liraya anlaştık. İsmini bugün net hatırlayamıyorum ama program gerçekleşti. O zaman için bu rakamlar ciddi paraydı. Böyle pazarlıklarda vazifenin bize düşmesi kendimize güvenimizi arttırıyordu.

Büyüyen Yeşilay
Yeşilay’daki görevim aşağı yukarı bir yıl kadar sürdü. Sonra ders yoğunluğu, başka faaliyetler derken araya yıllar girdi ama bugün geriye bakınca şunu görüyorum: Yeşilay’ın meselesi küçülmemiş, büyümüş. Eskiden içki ve sigara temel meseleydi, şimdi uyuşturucu, kumar, dijital bağımlılık çok daha ağır sorunlar hâline geldi. Son yıllardaki gelişmelere bakınca bunun ne kadar büyük bir toplumsal mesele olduğu ortada. Yeşilay’ın ilgilenmesi gereken alanların hem çeşit olarak arttığını hem de öneminin büyüdüğünü düşünüyorum.

Geçenlerde dijital bağımlılıkla ilgili bir kitap okudum, torunları anlamak için çok faydalı oldu. Bu meselenin Yeşilay’ın alanına girdiğini öğrenmek beni ayrıca sevindirdi çünkü gerçekten hayati bir konu.

Ben Yeşilay’da sadece bir yıl bulundum ama bazen bir yıl bile insanın hayatında iz bırakıyor. Bir kurumun büyümesi sadece yöneticilerle değil, bir dönem dokunmuş herkesin emeğiyle oluyor. Biz belki küçük şeyler yaptık; bir pul teslim ettik, bir okul dolaştık, bir çelenk bıraktık ama bugün o çabanın büyüyüp nasıl geniş bir mücadeleye dönüştüğünü görmek insanı sevindiriyor.

RAHMETULLAH KARAKAYA
Mavi Kırlangıç mesleğimin onurudur

Gazeteciliğe, Yeşilay’ın 1969’da yayına başlayan çocuk dergisi Mavi Kırlangıç’ta, Mayıs 1971’de resim yaparak başladım. İlk sayısı 20 Ocak 1969’da haftalık, tam gazete ebadında çıkan, ancak ikinci sayıda yarım gazete ebadına dönen Mavi Kırlangıç daha sonra aylık dergi olarak yayınlandı. Derginin 74. sayısında çıkan altı resim ile gazeteciliğe merhaba dedim. Kapağında, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinin sembolü ünlü tablosu yer alıyordu.

Ekim 1971’de yayınlanan 79’uncu sayıda ise artık derginin bir çalışanıydım. Künyede, imtiyaz sahibi Selahaddin Kaptanağası ve sorumlu yazı işleri müdürü Mahmut Kademoğlu yanında ben de müessese müdürü olarak yer alıyordum. Demek ki Eylül 1971’de fiilen çalışmaya başlamışım.

Kaptanağası ile tanışma
Mavi Kırlangıç’ta ilk resimlerim çıktığında Sarıyer Lisesi son sınıftaydım. O sırada Milli Türk Talebe Birliği Orta Öğrenim Komitesi Yönetim Kurulunda görevliydim. MTTB Orta Öğrenim Komitesinde beraber olduğumuz Şair Ali İhsan Kamberoğlu aynı zamanda Yeşilay Gençlik Kolu Başkanı’ydı. Yeşilay Genel Başkanı ve Yeşilay ile Mavi Kırlangıç dergilerinin imtiyaz sahibi Selahaddin Kaptanağası ile beni Kamberoğlu tanıştırdı.

Bu tanışıklığın ardından Yeşilay’da çalışmaya başladım. Böylece Genel Başkan Selahaddin Kaptanağası, muhasebeci Şuayip Gürerkan ve görevli Bursalı Hasan amca ile Genel Merkez’de görev yapan dördüncü eleman oldum.

Artık sadece Mavi Kırlangıç değil, Yeşilay dergisinin hazırlanmasında da Kaptanağası’na yardım ederek mesleki stajıma başlamış sayılırdım. Yazıların matbaaya verilmesi, tashih edilmesi, resimlerin klişehaneye teslimi, dergilerin mizanpajı benim için uygulamalı birer dersti. 54 yıl sonra, bu yazı vesilesiyle çizgilerimin yer aldığı ve çalıştığım döneme ait cilde bakınca emeğimle gurur duydum. Günümüzde Samsun 19 Mayıs ve Ankara Gazi Üniversitesinde Mavi Kırlangıç üzerine hazırlanan tezlerin varlığını görmek mutluluğumu daha da artırdı.

Dönemin şartları
Mavi Kırlangıç’taki günlerimle ilgili, o dönemde içimde sızı bırakan bir hatıra da var. O yıllarda ülkede, özellikle okullarda, sağ-sol gerilimi hayatın her alanına sirayet etmişti. Bu atmosferde bazı çevreler dinî çağrışımı olan isimlere karşı mesafeli durabiliyor, bu da kurumların faaliyetlerini doğrudan etkileyebiliyordu.

Selahaddin Kaptanağası bu atmosferde Yarı şaka yarı ciddi bir üslupla “Rahmetullah, senin adın sebebiyle bazı okullara ulaşmakta zorlanıyoruz. İstersen imzanı R. Karakaya diye at” dediğinde, onun kişisel bir tercih değil, dönemin şartları içinde dergiyi ve Yeşilay’ı korumaya çalışan bir yönetici sorumluluğuyla konuştuğunu anlamıştım.

Adımı gizlemek içime sinmese de kurumun zarar görmesini istemedim. Bu yüzden bir süre imzamı R. Karakaya olarak kullandım. 84’üncü sayıda bu şekilde imza attım; ancak künyede ismim aynen duruyordu. 85 ve 86’ncı sayılarda ise artık künyede yer almadım; bazı resimlerimde imza yoktu, bazıları ise sipariş üzerine kullanıldı.

Son sayfa kapağında yer alan “Fatih’in İstanbul’u” resimli hikâye ile Mavi Kırlangıç’a veda ettim. Fatih Sultan Mehmet’le başlayıp yine onunla sona eren bu yolculuk benim için acı bir ayrılık olsa da Yeşilay’ın gölgesinde başladığım meslek hayatım burada bu şekilde nihayete erse bile, basın dünyasında yer edinmemi ve hayatımı bu meslekten kazanmamı sağlayan kapıyı yine Yeşilay açtı. Yeşilay böyledir işte; insanın hayatına dokunur, yol açar.

Büyük Yeşilay
Son olarak belirtmek gerekir ki biz Yeşilay’da görev yaparken bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kişiydik. Ancak geçtiğimiz günlerde Sepetçiler Kasrı’ndaki Genel Merkez’e yaptığım ziyarette gördüm ki bugün yüzlerce çalışan var. Sonrasında öğrendim ki yüz binlerce gönüllüsü, tedavi merkezleri ve danışma merkezleri olmuş.

Bu büyüme beni çok duygulandırdı. Gurur duydum. Bir zamanlar küçücük imkânlarla verdiğimiz emeklerin bugün bu denli büyümüş olmasını görmek… Buna gerçekten paha biçilemez.