Makaleler
cocuklari-sosyal-medyanin-karanlik-yuzunden-nasil-koruyabiliriz.jpg

Çocukları Sosyal Medyanın Karanlık Yüzünden Nasıl Koruyabiliriz?

Sosyal medya bir yandan iletişim, ifade ve bilgiye erişim imkânları sunarken; diğer yandan kontrolsüz kullanım ve bazı içerikler üzerinden davranışsal bağımlılıklara zemin hazırlayabiliyor ve kimi durumlarda başlı başına bir bağımlılık alanına dönüşebiliyor. Sosyal medyanın olumsuz etkilerinden en fazla etkilenen gruplar ise çocuklar ve gençler oluyor. Bu kapsamda, çocukları ve gençleri dijital ortamda karşılaşabilecekleri risklerden korumaya yönelik yeni bir sosyal medya düzenlemesi gündemde. Davranışsal bağımlılıkları ele alan dosya çalışmamızda, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş tarafından gündeme getirilen çocuklara yönelik sosyal medya düzenlemesini; hukuki, psikolojik ve pedagojik boyutlarıyla ele aldık.

Davranışsal bağımlılıklar ve özellikle oyun bağımlılığı alanında akademik çalışmalar yürüten Klinik Psikolog Süreyya Kitapçıoğlu, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Dr. Tuncay Sandıkçı ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bilişim ve Teknoloji Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Abdurrahman Hamza Tüzgen’den çocuklara yönelik sosyal medya düzenlemesiyle ilgili görüşlerini aldık. “Sosyal medyanın olumlu ve olumsuz etkileri olmak üzere iki yönlü yapısı dikkate alındığında, çocukları ve gençleri korumayı amaçlayan sosyal medya düzenlemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz; sizce bu düzenlemeler nerede başlamalı ve hangi sınırlar içinde kalmalıdır?” sorusunu yönelttik.

Klinik Psikolog Süreyya Kitapçıoğlu: “Ekranın arkasındaki algoritmayı şeffaflaştırmadan, ekranın önündeki çocuğu koruyamayız”

Çocukları korumaya yönelik sosyal medya düzenlemelerinin ana hatlarının ne olması gerektiğini sorduğumuz Klinik Psikolog Süreyya Kitapçıoğlu sorumuzu şöyle yanıtlıyor: “Çocukları ve gençleri dijital ekosistemin kontrolsüz risklerinden korumaya yönelik küresel arayış, uzun süre sorumluluğu ebeveyn denetimine ve bireysel iradeye yükleyen dar bir çerçeveye hapsolmuştur. Oysa bugün, dijital bağımlılıklar ve çevrimiçi riskler konusunda dünyanın en kapsamlı laboratuvarı sayılabilecek Güney Kore’nin yirmi yıla yayılan kamu politikası deneyimi ile uluslararası bilimsel veriler, bu yaklaşımın sürdürülebilir olmadığını açıkça göstermektedir. İstanbul’da Yeşilay ev sahipliğinde gerçekleşen 3. IFGC-WHO toplantısında sunulan bulgular da koruma stratejilerinin ‘davranışı kısıtlamaktan’, ‘sistemi iyileştirmeye’, sezgisel yasaklardan kanıta dayalı tasarıma doğru evrilmek zorunda olduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda inşa edilmesi gereken ‘dijital koruma kalkanı’, erişimi engelleyen yasakçı bir duvar değil; güvenli tasarım, etkin denetim ve şeffaf veriye dayanan üçlü bir güvenlik mekanizmasıdır.”

Dijital düzenlemelerin tarihi ve dünyada uygulanan yöntemler üzerinden örnekler veren Kitapçıoğlu katı yasakların gençleri denetimsiz ve güvensiz dijital alanlara ittiğini belirtiyor ve görüşlerini şöyle açıklıyor: “Dijital düzenlemelerin tarihine bakıldığında ilk refleksin çoğu zaman ‘erişimi kesmek’ olduğu görülür; Güney Kore’nin 2005–2015 arasındaki ‘Phase 2’ dönemi bunun tipik bir örneğidir. Aile Bakanlığı tarafından yürürlüğe konan ve ‘Cinderella Yasası’ olarak bilinen Shutdown System, 16 yaş altındaki gençlerin gece 00:00–06:00 saatleri arasında oyunlara erişimini teknik olarak engellemeyi hedeflemiş, ancak gençlerin ebeveyn kimlikleriyle hesap açması, yurt dışı sunucularına yönelmesi ya da VPN kullanması gibi yollarla bu yasaklar kolayca aşılmıştır. Sonuçta sorun ortadan kalkmamış, yalnızca biçim değiştirerek görünmezleşmiştir; nitekim The Lancet Psychiatry’de yer alan değerlendirmeler de katı yasakların gençleri denetimsiz ve güvensiz dijital alanlara ittiğini göstermektedir. Bu deneyim, düzenleyici yaklaşımı ‘Phase 3’te (2016–2020) daha bütüncül bir hatta taşımış; sorun bir zaman yönetimi meselesi değil, klinik boyutu olan bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmıştır. Damgalayıcı ‘bağımlılık’ dili yerine ‘aşırı kullanım/overdependence’ kavramı benimsenmiş, Sağlık Bakanlığının boylamsal çalışmaları ve Seul’de kurulan I-Will Merkezleri ile yasaklar yerini klinik tarama ve danışmanlığa bırakmıştır.”

Öz düzenleme ve gönüllülük esasının çocukları koruyamadığını belirten Kitapçıoğlu dünyadaki uygulamalardan örnekler veriyor: “Dünya Sağlık Örgütünün oyun ve dijital kullanım bozukluklarına yaklaşımını şekillendiren Prof. Dr. Susumu Higuchi’ye göre sorun ahlaki bir zafiyet değil, erken müdahale gerektiren bir halk sağlığı meselesidir. 2021 sonrası ‘Phase 4’te zorunlu Shutdown System kaldırılmış, gönüllü oyun süresi seçim modeline geçilmiş; ancak güçlü denetim ve yaptırım mekanizmalarının yokluğu korumayı sınırlı kılmıştır. L. Xiao’nun çalışmaları ile Birleşik Krallık ve Avustralya örnekleri, öz düzenleme ve gönüllülük esasının çocukları koruyamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Güncel ‘Phase 5’te ise odak, bireyin ekran süresinden platformların içerik ve algoritmik tasarımına kaymış; etkileşim odaklı sıralama, nefret söylemi ve kendine zarar verme gibi tasarımsal riskleri birincil tehdit hâline getirmiştir.”

“Platformları sorumlu tutabilmek için elimizde güçlü bir silaha, yani veriye ihtiyacımız var” diyen Kitapçıoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor: “J. Nathan Matias ve ekibinin ‘dijital zararların bilimi’ üzerine hazırladığı raporda sunduğu ‘otomobil güvenliği’ analojisi, bu ihtiyacı çarpıcı biçimde özetler. 1940’larda trafik kazaları sadece ‘sürücü hatası’ olarak görülürken, araştırmacıların kaza verilerine erişimi sayesinde emniyet kemeri gibi hayat kurtaran tasarımsal çözümler geliştirilmiştir. Bugün ise Molly Russell vakasında olduğu gibi, dijital platformlar algoritmik verileri ‘ticari sır’ ardına gizlemekte, bilim insanları neden-sonuç ilişkisini kuracak ‘adli veriden (forensic data)’ mahrum kalmaktadır.”

“Ekranın arkasındaki algoritmayı şeffaflaştırmadan, ekranın önündeki çocuğu korumak mümkün değildir” diyen Kitapçıoğlu son olarak, “Türkiye’deki düzenlemeler ne Güney Kore’nin geçmişteki yasakçı hatalarını tekrarlamalı ne de Avrupa’nın işlevsiz kalan ‘öz düzenleme’ tuzağına düşmelidir. Türkiye’de hazırlanacak yaş temelli sosyal medya düzenlemeleri, Ticaret Bakanlığının ‘gizemli kutu’ yasağında gösterdiği gibi proaktif bir devlet iradesini, ‘safety by design (tasarım yoluyla güvenlik)’ ilkesiyle birleştirmelidir. Bu sistemin kalbi ise ‘veri bağışı (data donation)’ protokolleri olmalıdır; şirketler, algoritmalarının çocukların ruh sağlığı üzerindeki etkilerini bağımsız araştırmacılara açmak zorunda bırakılmalıdır. Çünkü, ekranın arkasındaki algoritmayı şeffaflaştırmadan, ekranın önündeki çocuğu korumak mümkün değildir” diyor.

Uz. Dr. Tuncay Sandıkçı: “Yeni düzenlemeler çocukların kendini denetlemekte zorlanabileceği alanları kapsamalıdır”

Medyanın yeni bir toplumsal alan ortaya çıkardığını vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Tuncay Sandıkçı, bu toplumsal alanın kendine has bir dili, düşüncesi ve kuralları olduğunu söylüyor. Uz. Dr. Sandıkçı, “Bu dünyanın adı her ne kadar ‘sosyal’ medya olarak isimlendiriliyor olsa da klasik anlamda bir insani kaynaşmayı, bir aradalığı ve dayanışmayı salık veren bir sosyallikten söz etmek zor. Hatta kimi zaman bu unsurları bozucu etkisinin olduğunu da söylemek mümkün. Neo-sosyal medya, çocukları tarihin önceki dönemlerinde hiç olmadığı kadar yakınlaştırıyor. Muhtemelen çocuklar ve gençler hiç bu kadar daralan mesafelerde ve artan sürelerde bir etkileşim içinde olmamıştı. Artık okuldan çıkış zili çalınca çocuklar sınıftan çıkamıyor, akşam ezanı okununca sokaktan eve dönülemiyor gibi düşünülebilir. Çocuk arkadaşlarıyla mekânsız ve zamansız bir ilişki içinde kalıyor. Kaldı ki çocuklukta ve gençlikte başkalarının sözü, düşüncesi veya bakışı yüksek tesir gücüne sahiptir. Çocuğun kendine bakışı, kendini bilişi, başkalarına dönük idraki de yine sözünü ettiğimiz insani bir aradalıklarla şekillenir. Bu bir arada oluşlarla çocuk iyiye de kötüye de daha kolay yönlenebilir” diyor. Örnekler veren Sandıkçı sözlerini şöyle sürdürüyor: “Söz gelimi, çocuk ismi ve bedeniyle bulunmadığı bir sanal mecrada ona zarar verebilecek gerçeklerle karşılaşabilir. Henüz görmemesi gereken bir çiğlik, ruhunun henüz hazmedemeyeceği bir hamlık bir parmak hareketiyle rahatlıkla önüne düşebilir. Bir ‘ileti’ tıklamasıyla başka birinin mahremiyetini birden alaşağı edebilir. “Kendine iyi davranan” biriyle onu tanımaksızın arkadaşlık kurup bir yabancının peşinden sürüklenebilir. Kendi ve hayatıyla ilgili bir soruyu “her şeyi bilen” olarak inandığı bir dil modeline sorup en almaması gereken cevap ile karşılaşabilir. Sanal oyunların eğlence dünyasına kendini kaptırıp hakiki oyun ve oyun arkadaşlarını artık göremez olabilir. Bir noktada kontrol kalkar, hayat zarar görür ve bağımlılık denen olgu gelişebilir.” “Neo-sosyal dünya kendi imkânları, vaatleri, dili ve kuralları ile ortaya çıkınca, çocuklara ruhen ve bedenen sağlıklı bir gelişim olanağı sağlamakla yükümlü olan yetişkinlerin birtakım düzenlemeler getirmesi doğaldır” diyen Sandıkçı, bu düzenlemelerin ev içindeki sınırlardan yasalara kadar uzanabileceğini ifade ediyor. Uz. Dr. Sandıkçı konuyla ilgili sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yeni düzenlemeler çocukların kendini denetlemekte zorlanabileceği alanları kapsamalıdır. Anonim hesaplarla sanal varoluşun önüne geçilmeli, kontrol kaybının yaşanabileceği türden kullanımlar kısıtlanmalıdır. Her mecra için farklı yaş aralığı düşünülebilecek olsa da çocukların yaklaşık orta ergenliğe kadar kendilerini denetlemekte zorlanabileceği hesaba katılmalıdır.” “Yetişkinlerin görevi yalnızca çocukları korumak değil, gelişimlerinin önünü de açmak olduğundan ilgili düzenlemeler makul alternatifleri de içerdiğinde karşılık bulacaktır” diyor Sandıkçı ve ekliyor: “Çünkü çocuklar yolları kesilince değil, açılınca büyür.”

Dr. Öğr. Üyesi Abdurrahman Hamza Tüzgen: “Yaşa bağlı, kademeli bir sosyal medya kullanım rejiminin oluşturulması gerekiyor”

Dijitalleşmenin güncel hayattaki en belirgin tezahürlerinden birinin sosyal medya platformları olduğunu belirten İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bilişim ve Teknoloji Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Abdurrahman Hamza Tüzgen sosyal medya kullanımının hukuki açıdan iki temel boyutu bulunduğunu ifade ederek sözlerini şöyle sürdürüyor: “İlk boyutta, sosyal medya; bireylerin kendilerini ifade etmelerine, bilgiye erişmelerine ve iletişim kurmalarına imkân tanıyan, ifade özgürlüğünün çağdaş bir görünümüdür. İkinci boyutta ise, özellikle kontrolsüz ve denetimsiz kullanım hâlinde ortaya çıkan riskler yer almaktadır. Zararlı içeriklere maruz kalma, mahremiyet ihlalleri ve davranışsal bağımlılıklar bu risklerin başında gelmektedir. Sosyal medya kullanımına ilişkin getirilecek düzenlemelerin, hukuki açıdan bu iki boyutu birlikte dikkate alması zorunludur.”

“Çocuklar bakımından konunun hukuki boyutu daha da hassas bir mahiyet taşımaktadır. Zira çocukların korunması, çocuklara tanınmış anayasal bir hak olmasının yanı sıra devlete yüklenmiş temel bir görevdir” diyen Tüzgen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kontrolsüz sosyal medya kullanımının çocukların fiziksel, zihinsel ve psikolojik gelişimi üzerinde geri dönüşü güç olumsuz etkiler doğurabileceği göz önünde bulundurulduğunda, çocuğun ifade özgürlüğü ile korunma hakkı arasında dengeli bir çözüm üretilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde, iyi niyetle getirilen düzenlemeler dahi çocuğun menfaatine aykırı sonuçlar doğurabilecektir.

Bilimsel çalışmalarda, bilinçsiz sosyal medya kullanımının çocuklara zarar verdiği, özellikle yoğun ve süreklilik arz eden video tüketiminin, çocukların yaşlarına bağlı olarak beyin gelişimi, dikkat süresi ve davranış biçimleri üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiği ortaya konulmaktadır. Bu nedenle çocukların yaşlarına uygun sürelerde ve içeriklerde sosyal medya ile muhatap olmalarının sağlanması, çocuğun korunması bakımından büyük önem arz etmektedir.”

“Öncelikle sosyal medya platformlarının, çocukların kişisel verilerine doğrudan erişmeksizin kullanıcının yaş aralığını tespit edebilecek teknik sistemleri platformlarına entegre etmelerini zorunlu kılan düzenlemeler yapılması yerinde olacaktır diyen Tüzgen konuyu şöyle örneklendiriyor: “Örneğin, izlenen içerik türleri, video izleme süreleri ve kullanıcı etkileşimleri üzerinden yapılan analizler sonucunda kullanıcının çocuk olduğunu yönünde bir kanaat oluşursa, yaş doğrulamaya yönelik, küçük test soruları benzeri, ek mekanizmaların devreye sokulması düşünülebilir. Bu tedbirler, çocukların yetişkinlere ait sosyal medya platformlarında vakit geçirmesinin de önüne geçektir.”

Dr. Abdurrahman Hamza Tüzgen, “Belirli bir yaşa kadar bağımsız hesap açılmasına izin verilmemesi ve velilerin hesaplarına bağlı çocuk hesaplarının oluşturulması, çocukların dijital ortamda korunmasına katkı sağlayacaktır” diyor ve ekliyor: “Ayrıca, çocukların hesap açmasına izin verilen yaştan sonra dahi, aileler tarafından güvenli olarak işaretlenmeyen hesaplardan çocuklara, doğrudan mesaj gönderilmesini engelleyecek mekanizmaların platformlara entegre edilmesi çocukları istismar ve zorbalıktan koruyacaktır. Bu tür bir sınırlama, çocuğun iletişim özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmadan, onu yüksek riskli temaslardan koruyacak dengeli bir çözüm sunacaktır.”

Tüzgen ayrıca, “Güncel olarak, bazı ülkelerde çocuklara belirli bir yaşa kadar sosyal medya hesabı açmanın yasaklandığı görülmektedir. Kanaatimce, bu yaklaşım az önce ifade ettiğim riskler göz önüne alındığında, çocuğun üstün yararı ve hukuki denge açısından da isabetlidir. Zira çocuklar, sosyal medyadaki davranışlarının sebep ve sonuçlarını, karşılarına çıkan içeriklerin etkilerini ve dijital ortamdaki riskleri ancak belli bir yaş ve olgunluk düzeyine ulaştıktan sonra sağlıklı biçimde değerlendirebilmektedir” diyor. 

“Çocuğun üstün yararı gereği, öncelikle sosyal medya kullanımına yaşa bağlı sınırlamalar getirilmesi, sonrasında ise uzman psikologlardan alınacak görüşler doğrultusunda kademeli olarak içerik ve süre kullanımının genişletilmesi yerinde olacaktır” diyen Tüzgen sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Sonuç olarak, çocuğun korunması adına diğer ülkelerdeki sosyal medya düzenlemeleri ve bu düzenlemelerin pratikteki etkileri de dikkate alınarak; ülkemizde çocuklar bakımından yaşa bağlı, kademeli bir sosyal medya kullanım rejiminin oluşturulması gerekmektedir. Kademeli kullanımın teknik olarak tam anlamıyla sağlanamadığı aşamada ise, en azından 15 yaşına kadar bağımsız sosyal medya kullanımının sınırlandırılması, hukuki denge ve çocuğun üstün yararı ilkesi açısından yerinde bir çözüm olarak değerlendirilmelidir.”