Makaleler
dibe-vurmak.jpg

Doç. Dr. Ebru Aldemir: “Yardım İstemek İçin ‘Dibe Vurmayı’ Beklemek Gerekmez”

MUHAMMED BÂKIR KÖSE

Madde bağımlılığı denince akla gelen klasik maddelerin dışında, son yıllarda klinik başvurularda “yeni nesil” olarak adlandırabileceğimiz hangi maddelerle daha sık karşılaşmaya başladınız?

Son yıllarda madde kullanım örüntülerinde belirgin bir çeşitlenme görüyoruz. Esrar, eroin, kokain gibi daha klasik başlıkların yanında sentetik kannabinoidler, sentetik uyarıcılar, reçeteli ilaçların kötüye kullanımı ve bazı yeni psikoaktif maddeler daha görünür hâle geldi. Özellikle sentetik kannabinoidler, halk arasında farklı isimlerle bilinen ürünler ve metamfetamin kullanımı klinik açıdan önemli başlıklar arasında. Avrupa verileri de yeni psikoaktif maddeler içinde sentetik kannabinoidler, sentetik katinonlar ve yeni sentetik opioidlerin öne çıktığını gösteriyor.

Burada asıl mesele yalnızca yeni bir maddenin ortaya çıkması değil; maddenin içeriğinin, gücünün ve etkisinin öngörülemez olmasıdır. Kişi çoğu zaman ne aldığını, hangi dozda aldığını ve bedeninde nasıl bir etki yaratacağını bilmez. Bu da klinik tabloyu daha ağır ve müdahaleyi daha zor hâle getirir.

“EN BÜYÜK TEHLİKE, RİSK ALGISININ DÜŞÜRÜLMESİ”

Özellikle internet üzerinden erişilebilen ve legal maskesi altında sunulan sentetik maddelerin en büyük tehlikesi nedir? Bu maddelerin çok hızlı şekilde türevlerinin üretilebiliyor olmasına karşı tıp dünyası nasıl reaksiyon alıyor?

Bu maddelerin en büyük tehlikesi, “yasal”, “bitkisel”, “araştırma kimyasalı” ya da “takviye” gibi ifadelerle risk algısını düşürmesidir. Oysa yasal boşluklardan yararlanılarak pazarlanması, maddenin güvenli olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman içerik belirsizdir; doz, saflık ve etki süresi öngörülemez.

Yeni psikoaktif maddelerde küçük kimyasal değişikliklerle yeni türevlerin hızla üretilmesi, hem sağlık sistemini hem de adli ve toksikolojik izlemeyi zorlar. Avrupa Uyuşturucu Ajansı, bu nedenle erken uyarı sistemleri, laboratuvar kapasitesi, toksikolojik analizler ve kurumlar arası veri paylaşımının önemini vurgulamaktadır. Tıp dünyası bu değişime, klinisyenlerin farkındalığını artırarak, acil servis ve psikiyatri başvurularında madde öyküsünü daha ayrıntılı alarak ve yeni maddelere ilişkin izlem sistemlerini güçlendirerek yanıt vermeye çalışıyor.

REÇETELİ İLAÇLARIN KÖTÜYE KULLANIMI

Toplumda ilaç olarak bilinen ancak suiistimal edildiğinde ağır bağımlılık yapan maddelerdeki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir maddenin reçeteli olması, onun risk algısını nasıl manipüle ediyor?

Reçeteli ilaçların kötüye kullanımı bağımlılık alanının önemli ve çoğu zaman geç fark edilen sorunlarından biri. Benzodiazepinler, bazı ağrı kesiciler, uyarıcı ilaçlar ya da sedatif etkili bazı ilaçlar tıbbi gereklilikle ve hekim kontrolünde kullanıldığında yararlı olabilir. Ancak doz artırma, önerilenden uzun süre kullanma, başkasının ilacını alma ya da rahatlama amacıyla kullanma gibi durumlarda bağımlılık riski belirginleşir.

“İlaç” kelimesi toplumda güven duygusu yaratır. Bu da risk algısını azaltabilir. Kişi, sokaktan alınan bir maddeye karşı daha temkinliyken, eczaneden alınan ya da bir dönem kendisine reçete edilmiş bir ilacı daha güvenli görebilir. Oysa bağımlılık açısından belirleyici olan yalnızca maddenin yasal statüsü değil; beyindeki ödül, rahatlama ve yineleme döngüsünü nasıl etkilediğidir.

“Doğal olan zararsızdır” gibi yaygın bir yanlış anlama var. Bağımlılık yapıcı bitkilerin nörobiyolojik etkileri hakkında ne söylersiniz?

“Doğal olan zararsızdır” düşüncesi bağımlılık alanında en yanıltıcı kabullerden biridir. Bir maddenin bitkisel kökenli olması, onun beyin üzerinde güçlü etkiler oluşturmayacağı anlamına gelmez. Tütün, kannabis, koka bitkisi ya da afyon bunun en bilinen örnekleridir. Bu maddeler beyindeki ödül sistemini, dopamin başta olmak üzere çeşitli nörotransmitter sistemlerini etkileyebilir; zamanla tolerans, yoksunluk, istek ve kontrol kaybı gelişebilir.

Bu nedenle doğal–sentetik ayrımı tek başına güvenlik ölçütü değildir. Klinik açıdan önemli olan, maddenin beyin ve davranış üzerindeki etkisi, kullanım sıklığı, kişinin kırılganlıkları ve kullanımın yaşam işlevselliğini nasıl etkilediğidir.

Elektronik sigaraların sadece nikotin değil, içine karıştırılan çeşitli sıvı maddeler yoluyla da yeni bir bağımlılık kapısı araladığını söyleyebilir miyiz?

Evet, bu önemli bir risk alanı. Elektronik sigaralar çoğu zaman “daha zararsız” ya da “bırakmaya yardımcı” ürünler gibi algılanabiliyor. Ancak özellikle gençlerde nikotine başlama eşiğini düşürebiliyor. Nikotin, bağımlılık yapma potansiyeli yüksek bir maddedir ve ergen beyni bu etkilere daha duyarlıdır.

Ayrıca elektronik sigara cihazlarının içine farklı sıvıların karıştırılabilmesi, tabloyu daha riskli hâle getiriyor. Kullanıcı her zaman ne soluduğunu bilmeyebilir. Bazı ürünlerde yüksek nikotin konsantrasyonları, sentetik kannabinoidler ya da başka psikoaktif maddeler bulunabilir. Bu nedenle elektronik sigarayı yalnızca tütün başlığı altında değil, gençler için yeni bir bağımlılık geçiş alanı olarak da değerlendirmek gerekir.

“GÜVENİLİR BİLGİYE ULAŞMAK ÇOK KRİTİK”

İnsanların güvenilir bilgiye ulaşması özellikle az bilinen konularda çok daha mühim hâle geliyor. Yeşilay’ın bu konuda sunduğu veriler var mı? Bu hususta Yeşilay’dan nasıl istifade edilebilir?

Bağımlılık alanında güvenilir bilgiye ulaşmak gerçekten kritik. Çünkü bilgi boşluğu olduğunda, o alanı çoğu zaman yanlış inanışlar, sosyal medya içerikleri ve pazarlama dili dolduruyor. Yeşilay bu açıdan hem toplumun bilgilendirilmesi hem de destek hizmetlerine erişim açısından önemli bir kaynak sunuyor.

YEDAM; tütün, alkol, madde, teknoloji ve kumar bağımlılığı olan bireylere ve yakınlarına ücretsiz psikolojik ve sosyal hizmet desteği veriyor. YEDAM 115 Danışma Hattı üzerinden bağımlılık yaşayan kişiler, yakınları ya da bilgi almak isteyenler uzman desteğine ulaşabiliyor. Ayrıca Yeşilay’ın yayımladığı raporlar, akademik çalışmalar, toplum bilgilendirme içerikleri ve Addicta gibi bilimsel yayınları hem profesyoneller hem de toplum için güvenilir başvuru kaynakları oluşturuyor.

Gerek yaygın gerekse az bilinen madde bağımlılıklarında tedavi süreci nasıl başlar ve nasıl şekillenir? Bu noktada bir iyileşme merkezi olarak Yeşilay neler sunmaktadır?
Tedavi süreci çoğu zaman kişinin ya da ailesinin “Artık bu durum yönetilemez hâle geldi” farkındalığıyla başlar. Ancak bağımlılıkta yardım arama her zaman kolay değildir. Utanç, suçluluk, inkâr, aile içi çatışmalar ve daha önceki başarısız bırakma girişimleri süreci geciktirebilir.

İlk adım kapsamlı değerlendirmedir. Kullanılan madde, kullanım süresi, eşlik eden ruhsal sorunlar, fiziksel sağlık, aile ilişkileri, sosyal destek, eğitim ya da iş yaşamı birlikte ele alınmalıdır. Bağımlılık yalnızca maddeyi bırakma meselesi değildir; kişinin yaşamını yeniden düzenleme sürecidir.

YEDAM bu noktada ücretsiz, ayaktan psikososyal destek sunan önemli bir modeldir. YEDAM’da bağımlı bireylerin yanı sıra aile ve yakınlarına da destek verilir; psikolojik danışmanlık, sosyal hizmet desteği, motivasyonel görüşmeler, nüksü önleme ve gerektiğinde sağlık kurumlarına yönlendirme gibi basamaklar birlikte yürütülür. YEDAM, Türkiye’nin 81 ili ve KKTC’de hizmet vermekte; tütün, alkol, madde, teknoloji ve kumar bağımlılıklarında ücretsiz destek sağlamaktadır.

Daha yoğun ve yapılandırılmış desteğe ihtiyaç duyan kişiler için Yeşilay Rehabilitasyon Merkezleri de önemli bir iyileşme alanı sunmaktadır. Bu merkezlerde yalnızca madde kullanımının sonlandırılması değil; kişinin sosyal işlevselliğinin yeniden güçlendirilmesi, günlük yaşam becerilerinin desteklenmesi, psikososyal iyilik hâlinin artırılması ve yeniden toplumsal yaşama katılımı hedeflenmektedir. Rehabilitasyon süreci, bağımlılığın yalnızca biyolojik değil; psikolojik ve sosyal boyutlarıyla da ele alınması açısından önem taşır.

Bağımlılık tedavisinde en önemli mesaj şudur: Yardım istemek için “dibe vurmayı” beklemek gerekmez. Erken başvuru, hem kişinin hem de ailesinin yükünü azaltır. İyileşme çoğu zaman tek bir karar anından değil; sürekliliği olan, desteklenen ve yeniden düzenlenen bir yaşam sürecinden oluşur.