Makaleler
Alkol-Endüstrisinin-“Yaz-ve-Eğlence”-Kıskacı.jpg

Serinleten İllüzyon: Alkol Endüstrisinin “Yaz ve Eğlence” Kıskacı

DÜZCE YEDAM BÖLGE KOORDİNATÖRÜ VE SOSYAL HİZMET UZMANI GÜLBEYAZ ÇINAR PAMUK

Yaz geldiğinde her şey biraz daha hafifler sanki. Günler uzar, sahiller kalabalıklaşır, açık hava konserleri başlar. Sosyal medya ise bir anda güneşin, denizin ve tatilin fotoğraflarıyla dolar. Bir plajda arkadaşlarıyla kahkaha atan gençler, gün batımında müziğe eşlik eden kalabalıklar, özgürlük hissi veren yolculuklar… Tüm bu görüntülerde çoğu zaman kadrajın bir yerinde alkol de bulunur. Bir süre sonra insan farkında olmadan şu mesajla karşı karşıya kalır: “Yaz eğlenceliyse, bunun bir nedeni de alkoldür.”

Oysa bu ilişki doğal değildir; tam tersine uzun yıllardır titizlikle kurulan bir pazarlama stratejisinin sonucudur. Çünkü alkol endüstrisi yalnızca bir ürün satmaz; bir duygu, bir atmosfer ve bir yaşam tarzı satar. Yaz ayları da bunun için bulunmaz bir fırsattır. Dikkat edilirse alkol reklamlarında ürün çoğu zaman başrolde değildir; başrolde deniz vardır, güneş vardır, arkadaşlık vardır. Bazen bir tekne turu, bazen bir festival, bazen de sahilde geçirilen sıradan bir akşam… Reklamın anlattığı hikâye aslında içecekle ilgili değildir. İzleyiciye gösterilen mutlu insanların hayatıdır. Ürün ise bu hikâyenin içerisine ustalıkla yerleştirilir. İşte algının kurulduğu yer tam da burasıdır. İnsan zihni gördüğü görüntülerle güçlü bağlar kurar. Mavi deniz huzuru çağrıştırır, gün batımı romantizmi, kalabalık arkadaş grupları aidiyet hissini hatırlatır. Bu olumlu duygular sürekli olarak aynı markalarla yan yana gösterildiğinde, zamanla ürün ile duygu arasında görünmez bir bağ oluşmaya başlar. Böylece kişi çoğu zaman farkına varmadan eğlenceyi, özgürlüğü ve sosyalleşmeyi belirli bir tüketim biçimiyle ilişkilendirebilir. Bir maddeyle kurulan ilişki de çoğu zaman yalnızca fiziksel tüketimle başlamaz. Önce o maddeye yönelik olumlu çağrışımlar oluşur. Kişi söz konusu maddeyi belirli duygulara ulaşmanın ya da bazı sosyal ortamlara uyum sağlamanın yolu olarak görmeye başlar. Bu nedenle bağımlılık riskini konuşurken yalnızca tüketim davranışına değil, tüketimi cazip gösteren kültürel ve sosyal mesajlara da bakmak gerekir.

Bugün özellikle gençlerin maruz kaldığı içeriklere bakıldığında bu durum daha net görülüyor. Eskiden reklam kuşakları vardı, şimdi ise sosyal medya akışları var. Tatil videoları, festival paylaşımları, seyahat içerikleri ve influencer hesapları aracılığıyla pazarlama çok daha doğal görünen bir forma büründü. Bir reklam izlediğimizi düşünmeyebiliriz, ancak bazen en etkili reklamlar zaten reklam gibi görünmeyenlerdir.

Özellikle gençler için bu durum ayrı bir önem taşıyor. Çünkü gençlik dönemi, kişinin kim olduğunu keşfetmeye çalıştığı, ait olmak istediği grupları seçtiği bir dönemdir. Sosyal çevrenin etkisi artar, kabul görmek önem kazanır. Tam da bu nedenle sosyal medyada sürekli tekrar eden görüntüler güçlü bir norm oluşturabilir. Eğer ekrana her baktığınızda eğlence ile alkol yan yana duruyorsa, bir süre sonra bunun hayatın doğal akışı olduğunu düşünmeye başlayabilirsiniz.

Festival kültürü de benzer bir tablo sunuyor. Müziğin, sanatın ve birlikte vakit geçirmenin ön planda olduğu etkinlikler, markalar için güçlü bir görünürlük alanına dönüşüyor. İnsanlar aslında bir konser deneyimi yaşamaya giderken, farkında olmadan belirli markalarla da bağ kurabiliyor. Müzik sona eriyor, kalabalıklar dağılıyor ama zihinde kalan hisler markalarla birlikte hatırlanabiliyor.

Burada durup basit bir soru sormakta fayda var: Eğlenceyi sağlayan gerçekten alkol mü?

Hafızamızdaki en güzel yaz anılarını düşündüğümüzde cevap çoğu zaman hayırdır. İnsanların yıllar sonra anlattıkları şey bir şişe ya da bir marka değildir. Bir arkadaşla yapılan uzun bir sohbet, beklenmedik bir yolculuk, sevdiklerimizle birlikte attığımız kahkahalar ya da unutulmayan bir konser gecesidir. Aslında hatırlanan şey ürün değil, deneyimin ta kendisidir. Ne var ki reklam dili tam tersini söylemeye çalışır. Mutluluğun kaynağını insan ilişkilerinde, deneyimlerde ve anılarda değil; tüketimde aramamızı ister. Böylece ürün sıradan bir tüketim nesnesi olmaktan çıkar ve sosyal hayatın vazgeçilmez bir parçası gibi görünmeye başlar. Bu algının bir başka sonucu da alkol tüketmeyen bireylerin görünmez hâle gelmesidir. Oysa yazın tadını çıkarmanın tek bir yolu yoktur. Spor yapanlar, seyahat edenler, kamp kuranlar, yeni hobiler keşfedenler ya da sadece sevdikleriyle vakit geçirenler de aynı mevsimi yaşarlar; fakat bu hikâyeler reklam bütçeleriyle desteklenmediği için çoğu zaman daha az görünürdür.

Bu nedenle günümüzde medya okuryazarlığı yalnızca bir iletişim becerisi değil, aynı zamanda bir farkındalık meselesidir. Karşımıza çıkan görüntülerin ne anlattığını değil, bize neyi düşündürmeye çalıştığını da sorgulayabilmek gerekir. Çünkü her parlak görüntünün arkasında görünmeyen bir mesaj bulunabilir.

Yaz, özgürlüğün mevsimi olarak anılır. Belki de gerçek özgürlük, bize sunulan hazır kalıpların dışına çıkabilmekte; eğlenmenin, sosyalleşmenin ve mutlu olmanın tek bir formülü olmadığını fark etmekte saklıdır. Deniz yine aynı denizdir, gün batımı yine aynı gün batımıdır. Onları değerli kılan şey ise elimizde tuttuğumuz bir ürün değil, o anı kiminle ve nasıl paylaştığımızdır.