Makaleler
yesilay-olmadan-boyle-bir-mucadahele-mumkun-degil.jpg

“Yeşilay Olmadan Böyle Bir Mücadelenin Düşünülmesi Mümkün Değil”

T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen yeni mevzuat çalışması, tütün ürünü kullanımını ve görünürlüğünü toplumdan tamamen silmeyi hedefleyen kapsamlı düzenlemeler getiriyor. Hepimizin yeni mevzuatın detaylarını merak ettiği şu günlerde, tütünle mücadele konusunda en çok emeği geçmiş isimlerden Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl ile bir araya geldik ve tütünle mücadele tarihimizin en önemli kırılma noktalarını konuştuk.

Türkiye’de tütünle mücadele tarihine baktığımızda, 19 Temmuz 2009’da hayata geçirilen düzenlemeler çok büyük bir kırılma noktasıydı. Bu yasanın hazırlanması, yazılması ve kabulü sürecinde sivil toplum örgütlerinden siyasetçilere, bilim insanlarından hukukçulara, sanatçılardan sporculara pek çok değerli isim bir araya geldi; uzun saatler boyunca hem mevzuat üzerine titizlikle çalıştılar hem de saha çalışmalarıyla halkın nabzını tutup toplumu bu büyük değişime hazırladılar. Zaman içerisinde uygulama ve denetim mekanizmalarında yaşanan yavaşlamalar, aksaklıklar yasanın hayatın içinde görünürlüğünü azaltsa da bu yasayla birlikte Türkiye toplumsal olarak büyük bir dönüşüm yaşadı. O dönemin mimarlarından Prof. Dr. Cevdet Erdöl ile bir araya geldik, hem bu tarihi yasanın ayrıntılarını konuştuk hem de yeni mevzuat çalışmaları üzerine temennilerini, görüş ve önerilerini dinledik.

Türkiye’de tütünle mücadele tarihine baktığımızda, 19 Temmuz 2009’de hayata geçirilen düzenlemeler çok büyük bir kırılma noktasıydı. Öncelikle bu dönüm noktasına giden süreçte neler yaşandığını konuşalım… Bu tarihî dönüm noktasının hemen öncesindeki Türkiye tablosu ile sonrasındaki toplumsal dönüşümü nasıl kıyaslarsınız? Kamu politikaları açısından o gün neyi, nasıl değiştirdik?

Öncelikle bu röportajı, gelecek nesillere kalması bakımından da önemsediğimi ifade ediyorum. Bu dönem içerisinde baktığımız zaman 2009 öncesini, o süreçte neler yaptığımızı görmek lazım. Bu kanunun hazırlıklarına 2002’de başladık. 2005’e kadar yoğun bir çalışma oldu. 2005’te kanunun metnini yazmaya başladık. Aynı yıl bir teklif olarak sunduk aslında fakat teklifin görüşülmesi sıkıntılı oldu. Uzun süre gündeme alınmadı, Meclis Başkanlığı bizi Sağlık ve Adalet Komisyonu’na yönlendirdi. Sağlık Komisyonu olarak biz ikincil komisyonduk ama kanunu her şeyiyle görüşüp hazır hâlde Adalet Komisyonu’na getirdik. Ancak burada zikretmekte büyük fayda var, Köksal Toptan Bey’in büyük gayretleri oldu, Adalet Komisyon Başkanı’ydı o zaman. Onun hususi gayreti ile kanunu olgunlaştırdık. Benim teklifim dışında iki ayrı milletvekilinin de teklifleri vardı, bunlar birleştirilerek kabul edildi. Alt komisyon, üst komisyon bütün görüşmeler bitti, teklif kanuna hazır hâle getirilerek TBMM’ye gönderildi. Fakat gündem sırasına alınamadı, çok gerilerde kaldı. Nihayet 2007’de seçimler yapılıp 23. dönem başladığında eski kanun teklifleri hükümsüz kaldılar. Bizim verdiğimiz kanun teklifi de hükümsüz kaldı. Biz de ikinci dönemde ilk iş olarak bu kanun teklifini yeniledik. Tekrar Meclis Başkanlığı’na gitmesi, yeniden komisyonlardan geçmesi gerekiyordu. Biz zaten kanun tasarısını geçen dönemde hazırlamıştık, komisyonlarda uzatırsak buna çok müdahaleler olur diye düşündük. Allah rahmet eylesin Ankara Milletvekilimiz Ahmet İyimaya Beyefendi bu görüşümüzü komisyonda kabul etti ve doğrudan TBMM’ye gönderdik. 12 Aralık 2007’de Başbakanlık tarafından Tütün Strateji Planı yayımlandı. O zaman Sayın Cumhurbaşkanımız başbakandı. Tütün Strateji Planı açıklanınca çok büyük bir mesafe kat edilmiş oldu.

Bu konuda Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından Dünya Sağlık Örgütü’nün Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’nin 2003’te New York’ta imzalanması ve ardından kanunlaştırılması bizim için resmî ve mevzuat olarak birer kilometre taşı oldu. Dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan 12 Aralık 2007 tarihinde Tütün Strateji Planı duyurusunu yaptı. Süreç içerisinde tütünle mücadele terörle mücadele gibidir diyerek bize verdiği büyük desteği tüm dünyaya ilan etmesiyle işimiz çok kolaylaştı. Bu sayede kanun tasarısı öne alınarak 3 Ocak 2008 tarihinde TBMM bünyesinde kabul edildi. Düzenleme sürecinde kanunu erteleyelim ya da belirli maddeleri kapsam dışı bırakalım şeklinde iyi niyet taşımadığını değerlendirdiğimiz çeşitli engellemelerle karşılaştık. Buna rağmen Sayın Recep Akdağ ile yürüttüğümüz kararlı iş birliği sayesinde kanunun çıkmasını sağladık. Rahmetli Sayın Ahmet İyimaya da Adalet Komisyonu bazında sürecin en büyük destekçilerinden biri oldu.

Kanunun çıkış sürecinde öncelikle üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini, medyayı ve tütünle mücadele etme azmini taşıyan birçok farklı kesimi bir araya getirdik. Beraberce TBMM’de olmamız hasebiyle geniş bir toplumsal mutabakat oluşturduk. Bu süreçte en önemli konu toplumsal bir mutabakat oluşturulabilmesi. Kanunu yazmak kolaydır; bugün bir hukukçuya istediğiniz kanunu verin, size birkaç saatte bilemedin bir günde çok kapsamlı bir kanun hazırlayabilir. Kanun yazmak elbette önemli ama o aslında işin en kolay kısmı. Bu toplumsal mutabakat çerçevesinde çok fazla destek aldığımız kişiler oldu; üniversiteler, başta Yeşilay olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları, sigarayla mücadele eden pek çok dernek ile o dönemde hep beraber hareket ettik. Medyadan profesyonel yardım aldık. Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası örgütlerin desteğini almakla birlikte, bizim düşündüklerimizi halka anlatmak, halkın kabulünü artırmak bakımından medyanın rolünü bildiğimizden medyayla profesyonel olarak çalıştık. Hangi açıklamanın hangi gün hangi beyanın hangi saat verileceği dahi medya yöneticilerimiz tarafından belirlendi. Bizleri olması gerektiği gibi yönlendirdiler. Oldukça güzel bir hazırlık yaptık.

19 Temmuz 2009 düzenlemelerinin hayata geçirilme sürecinde, tütün endüstrisinin doğrudan ya da dolaylı lobicilik faaliyetleriyle mücadelenin önüne çıkardığı en büyük engeller nelerdi? Bu ölçekte bir kamu politikasını yasalaştırmaya çalışırken, tütün kartellerinin baskı ve manipülasyonlarına karşı nasıl bir direnç gösterildi, ne gibi zorluklarla karşılaşıldı?

Bu süreçte karşımızda kanunu çıkarmamak için uğraşan birçok müessese, kurum ve kuruluş vardı. Bunların içerisinde en önemlisi tütün kartellerinin Türkiye temsilcileriydi. Türkiye’de bu büyük endüstrinin bir noktada satın aldığı, beraber çalıştığı herkes bizim karşımızdaydı. O dönem başbakan olan Sayın Cumhurbaşkanımızın muazzam dirayeti, liderliği ve bizleri cesaretlendirmesi işimizi kolaylaştırdı. Biz yola çıkarken öncelikli hedefimiz çocuklardı. Çünkü senelerdir tütün kullanan insanları ikna etmenin zor olduğunu biliyorduk. Bu yüzden çocukların tütüne bulaşmasını, tütüne ulaşmasını engellemek için neler yapabiliriz düşüncesiyle yola çıktık. Tütün paketleri açılıp çocuklara tek tek satılarak alışkanlık kazanmaları sağlanıyor. Bunlar gözümüzün önünde oluyor. Çocuklar tütüne bulaştıkları zaman bir daha da bırakamıyorlar. O çocukların daha sonra değişik maddelere bulaştıklarını görüyoruz. Bağımlılığın tek bir sigarayla başladığını çok iyi bildiğimiz için bu mücadeleyi çocukları koruma perspektifinden yola çıkarak hazırladık. Nihayet mevzuatın TBMM’den geçirilmesini sağladığımızda aslında orada da çok direnç gösterildi. Burada “Sigara içenler direnç göstermiştir” diye sakın düşünmeyin. Ancak tütün endüstrisinin de çok güçlü olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Bu dönemi biraz ayrıntılı dinlemek isteriz…

Belki burada çıkarmamız gereken birkaç ders var. Özellikle bu dönemde, kanunun yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde İstanbul’daki 10 büyük eğitim araştırma hastanesinde, acil servise müracaat eden hastaların durumuyla ilgili bilimsel bir çalışma yaptırdık. Elde edilen veriler yüzümüzü güldürdü. Özellikle çocukların astım nedeniyle acillere müracaat etmesi, insanların kalp kriziyle müracaat etmesi %22-32 aralığında olmak üzere azalmıştı. Bunlar büyük mutluluk veren sonuçlardı. Bu ülkemizin hastalık yükünün, mali yükün, ilaç yükünün önemli oranda azalması demekti. Bu takiplerim devam etti. Beş yılın sonunda da kanser hastalarında, bilhassa akciğer kanserlerinde azalmanın beklendiğini biliyorduk. Fakat maalesef kanun istediğimiz ölçüde, istediğimiz düzende yürümedi. Bu nedenle biraz üzgün olduğumu ifade etmek isterim. Şunu da bilgi olarak vermek isterim. Tütün kartellerinin diğer ülkelerde çıkarılan kanunlara karşı ne gibi uygulamalar yaptıklarını inceledik; baktık ki genelde kanunu meclisten çıkartmamak üzere uğraşıyorlar. Bizde de bunu denediler. Bazı dernekleri, odaları, sivil toplum örgütlerini veya bazı kurum, kuruluşları harekete geçirip mahkemelerde davalar açtırdılar. “İkram sektörü zarar görecek, kahvehaneler batacak” diye iddialarda bulunup kanunu durdurmaya çalıştılar. Biz böyle bir davanın karşımıza geleceğini, mecliste durduramadıkları kanunu mahkemelerde durdurmaya çalışacaklarını biliyorduk. Bunun için bizatihi ben TBMM’de Sağlık Komisyonu Başkanı olduğum dönemde kanun tamamıyla yürürlüğe girdikten bir yıl sonra birkaç kuruma resmî yazı yazdım. Bunlardan birisi Maliye Bakanlığı idi. Maliye Bakanlığı’na ilgili şirketlerin, firmaların, iş yerlerinin vergi dilimlerini sordum. İkinci olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna yazdım, yine aynı firmaların işçi sayıları ile ilgili rakamları istedim. İşçi sayıları artmışsa sektör söylenildiği gibi batmamış demekti. Bir de Türkiye Esnaf Sanatkârlar Konfederasyonu’na yazdım. 2007’den itibaren kanun çıktıktan sonraki bir yıla kadar altı aylık aralıklarla kahvehanelerin, lokantaların, sektör sektör açılan kapanan iş yeri sayılarını istedim. Tüm resmî rakamları elime aldım ve süreç başladı. Dönemin değerli Konfederasyon Başkanına canlı yayında karşılaştık ve ona sektörün büyüdüğünü gösteren resmî rakamları gösterdim. Mahkemeler bunlara tam vâkıf olamadıkları için konuyu Danıştay’a taşıdılar. Danıştay 10. Dairesi bu konuyu görüştü. Kahvehanelerin ülkemizin beş yüz yıllık bir geleneği olduğu, bu kanunla mahvolup bitecekleri, dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ederek kanundan kahvehane ibaresinin çıkarılmasını talep edecek şekilde bir karar aldılar. Kanun Anayasa Mahkemesi’ne gittiği zaman kendileriyle gidip görüştük, Maliye Bakanlığı’ndan gelen o şirketlere ait vergi dilimlerinin arttığını, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan gelen verilere göre işçi sayılarının da arttığını, bizatihi Esnaf Sanatkârlar Odası’ndan gelen resmî bilgilere göre kanundan önceki sayıya göre, açılan iş yeri sayısının gerek kahvehanelerde gerek lokantalarda gerekse pastanelerde arttığını gösteren resmî belgeleri Anayasa Mahkemesi’ne ibraz ettim. Mahkeme, Danıştay’ın kahvehane ibaresinin kaldırılması kararını oy çokluğuyla reddetti. Eğer kahvehaneler kanundan kaldırılmış olsaydı şu anda kahvehaneler gibi diğer ikram sektörleri de aynı yola başvurarak belki de kanunu çıkarmamızı tamamen anlamsız hâle getirecekti. Burada önemli bir stratejik adım atarak önceden resmî bilgileri alıp beklettik. İddianın yanlış olduğunu, kendilerine kendi belgeleriyle ibraz ettik. Burada önemli bir kazanım elde edildi. 2009’dan sonraki 4-5 yıl kanunun uygulanmasında halkın da uyumuyla birlikte gayet başarılı bir dönem geçirildi.

Siz o dönem TBMM’de Sağlık Komisyonu Başkanı’ydınız. Bu kanunun çıkması için size destek olan, bu hususta emek sarf eden kurumlar, kişiler kimlerdi?

Unuttuğum isimler olursa ayıp olur ama bir sıralama yapmaya çalışayım. Prof. Dr. Toker Ergüder, Tütün Kontrol Daire Başkanı’ydı. Kendisiyle çok yakın çalıştık. O dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ müthiş bir destek verdi. Siyasi kimliğinin dışında görev yapan kişileri söyleyecek olursam Sigara ile Savaş Derneği Başkanı Mustafa Aydın hocamın, 4207 sayılı kanunun çıkmasına vesile olan Ahmet Feyzi İnceöz’ün o dönemde önemli destekleri oldu. Gazetecilerden çok destek aldık, çok yakın çalıştığımız iki ismi söyleyeyim, Nilgün Balkaç Hanımefendi ve Erkan Tan Beyefendi. Bu konuda her an, her gün birlikte strateji ürettiğimiz kişilerdi. Bunun dışında şu anda milletvekili olan Tuba Erdemir ve Pervin Tuba Durgut Hanımefendiler, Doktor Havva Sula Hanımefendi bizimle saha çalışmaları yapan isimlerdi. Böyle çok fazla isim var. Millî Eğitim, Sağlık, Adalet Bakanlıklarından bürokrasideki tüm arkadaşlar büyük destek verdi. Bu kanun için çok fazla isimden görüş, destek, öneri aldık. En az altmış, yetmiş kez metni düzenlemişizdir. Sonunda kanun TBMM’ye geldiğinde bize destek olanlar kadar karşı çıkanlar da oldu. Daha önce dediğim gibi bu durumu kişinin sigara içip içmediğiyle orantılı değerlendirmeyin, tütün kartelleriyle merhabası olup olmadığına göre düşünülmesinde fayda var.

Şimdi başka bir noktaya gelmek istiyoruz. Elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünleri Türkiye'de tamamen yasak olmasına rağmen, tütün endüstrisinin yasa dışı kanalları besleyerek ülkemizde ciddi bir kaçak pazarı oluşturduğunu görüyoruz. Endüstrinin bu ürünleri “zararı azaltılmış” gibi gösterme çabalarına ve bu kaçak pazarına karşı, sahada ve gümrük kapılarında ne tür ek önlemler alınmalı, bu illegal kuşatmayla nasıl mücadele edilmelidir?

Nargile de öyle lanse ediliyor. Bu tamamen kartellerin uydurmaları ve insanları bu pazarda tutmanın gayretleridir. Önce nargileden söz edeyim, nargilenin içine tütün konuluyor, yakılıyor ardından bir sıvıdan geçiriliyor ve marpuç vasıtasıyla emilerek nefes alınıyor. Bunun çeşitli bulaşıcı hastalıklara sebep olduğunu biliyoruz. Artı o sıvının içine ne konulduğunu da bilmiyoruz. Ona da bağımlılık yapıcı maddeler konabiliyor. Yaktıkları tütün denilen maddenin de içine her türlü madde konulabiliyor. Düşünün içeriğinin neler olabileceğini! Nargilenin sudan geçmekle zararı azaltılamadığı gibi içine konulan çeşitli maddelerle birlikte zararı katbekat artıyor. Ayrıca nargile kullanımının birkaç paket sigara kadar zarar verici olduğunu bilmeliyiz. Nargile kullandıktan sonra insanların neden baş dönmesi yaşadıklarını bilmemiz lazım, çünkü karbonmonoksit zehirlenmesi yaşıyorlar. Hatta bu kişiler araç kullanırlarsa kaza oranlarının arttığını da bilmemiz lazım. Bunlar resmî veriler. Gelelim elektronik sigaraya… Aynı şeyi onun için de söyleyebiliriz, içinde ne olduğunu bilmiyoruz. İçine ne koydukları onların insafına kalmış. Elektronik sigaranın zararları yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Bildiğimiz klasik sigaradan daha zararlı olduğu anlaşılıyor. Bunlar gençler arasında bir zenginlik göstergesi bir hava atma aracı hâline geldi. Bu durumu son derece tehlikeli, hatta bir davranış bozukluğu olarak görmemiz lazım. Bunun kaçakçılığı da bir güvenlik sorunudur; bunu devletin engellemesi gerekir. Bunlar rahatlıkla ülkeye girebiliyor. Bunu engellemek lazım. Ülkemizde yasal değil ama herkes emzik gibi eline almış geziyor. Sonrasında ne gibi zararlar vereceğini, gençlere, çocuklara, topluma neler olacağını hiç bilmiyoruz. Sektör sinsice bunların zararsız olduğuna dair bir algı oluşturuyor. Öyle hainlik yapılıyor ki, akla hayale gelmez.

Siz bu süreç için ciddi anlamda hem zihin hem gönül yoruyorsunuz… Yeşilay’ın hem o dönemde yaptıkları hem de yeni mevzuatın konuşulduğu bugünlerde yapması gereken şeyler nelerdir? Siz bu mücadelede Yeşilay'ın konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? En yalın hâliyle sormak gerekirse: Bu mücadeleden Yeşilay'ı çıkarsaydık ne olurdu, Yeşilay olmasaydı bugün nasıl bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya kalırdık?

Yeşilay, bizim Cumhuriyetimizden daha yaşlı, daha tecrübeli. 1920’li yılların savaş hâllerini düşünün, Cumhuriyet kurulmamış, ortalık kan gölü… Bu ortamda insanları bağımlılıktan kurtarmak isteyenlerin sembolleştiği, neşvünema bulduğu bir kurum Yeşilay; Hilâl-ı Ahdar. Elbette ki Yeşilay’a çok büyük görevler düşüyor. Üzerine düşeni yaptı mı? Fazlasıyla yaptı, yapmaya da devam ediyor. Biz kanun hazırlıkları aşamasında da kanun çıkarılırken de sonrasında da her zaman Yeşilay ile beraber hareket ettik. Yeşilay olmadan böyle bir mücadelenin düşünülmesi mümkün değil. Ben Yeşilay’ın Vakıf Mütevelli heyetindeyim aynı zamanda. Mevzuat çalışmaları sırasında şöyle bir öneride bulundum: Yeşilay’a denetim fonksiyonları içerisinde kanunla bir görev verilsin, Yeşilay’ın gençlik kollarını denetim fonksiyonları içerisinde yerleştirelim, sivil toplum ülkeyi kendi kontrol etsin. Detaylarını söyleyemeyeceğim bazı önerilerim de oldu ama kabul görmedi. Yeşilay’ın bu kanunun hazırlanmasında, çıkarılmasında, yürütülmesinde çok büyük görevleri, hizmetleri oldu. Bundan sonrasında da daha da olacaktır.

Düzenlemelerin yürürlüğe girdiği ilk yıllardaki kararlılığa rağmen, zamanla özellikle kafe, restoran ve eğlence sektöründe "yarı açık alan" veya "açılır-kapanır tavan" gibi formüllerle yasal boşlukların suiistimal edildiğini görüyoruz. Endüstrinin ve ticari kaygıların yasaları aşındırma çabalarını boşa çıkarmak için denetim mekanizmalarında nasıl bir reform yapılmalı?

Denetim mekanizmalarındaki eksiklik/yanlışlık tütün kullanımını artırdı.

Bugün bakıyorsunuz restoranların, kafelerin en güzel yerleri sigara kullananlar için ayrılıyor. Öncelikle şunu söyleyeyim: Sayın Bakanımız Kemal Memişoğlu Beyefendi’yi kutluyorum, çok önemli bir noktaya parmak bastı. Aslında açılır kapanır olan yerlerin tamamı kapalı alan ama kanunu uygulamadığımız için, oralara gerekli cezayı kesmediğimiz için tüm mekânlar birbirini görüp çeşitli formüllerle yasayı uygulamıyorlar. Aslında mekânda açılır-kapanır diye bir şey yok. Bu sadece bizim mevzuatımıza göre değil Avrupa Birliği mevzuatı 2009 direktifi de böyle diyor: “Açılır kapanır olan yerler kapalı yerlerdir.” Kanunumuz da bunu diyor. Baştan beri böyle ama Sağlık Bakanlığı’nın 2008 veya 2009’de çıkan yönetmeliğinde açılır kapanır yerlerle ilgili bir muğlaklık vardı sonra düzeltildi ama algılama öyle olmadı. Maalesef bu kötü alışkanlık sürüyor. Aslında mevcut yasaları uygulasak yeter.

Tütünle mücadelede vergilendirme ve fiyat politikaları küresel düzeyde en etkili yöntemlerden biri olarak kabul ediliyor. Ancak vergi artışları ne zaman gündeme gelse, tütün endüstrisinin "kaçak tütün piyasası patlar" argümanını bir baskı unsuru olarak kullandığını görüyoruz. Endüstrinin bu dezenformasyonunu ve ekonomik baskılarını bertaraf etmek, halk sağlığını koruyucu vergi politikalarını kararlılıkla uygulayabilmek için nasıl bir yaklaşım sergilenmeli?

Bu sorunun yeni olmadığını cevabının da yeni olmayacağını belirtmek isterim. Yüz yıl önceki tartışmalar bunlar. Bundan yüz yıl önce bir Fransız siyasetçinin fikridir bu. Kaçak ürünleri vergilendirelim, toplum için bir kamçı olsun denmiştir. Buna uygun hareket edildiği dönemler de oldu. Özellikle 1980’li yıllarda… Bir ülkeye tütün ve sigarayı boca etmek isteyen kartellerin ilk yaptığı iş o ülkenin hemen yanı başında bir sigara fabrikası kurmaktır. 1980’li yıllarda Bulgaristan’da sigara fabrikası kuruldu ve kaçak sigara girmeye başladı. O dönem madem buradan kaçak giriş var bunları vergilendirelim dendi. Şimdi de öyle. Bir ülkeye binlerce ton kaçak sigara nasıl girebilir? Bunu üreten firmaların bilgisi dışında girebilir mi? Bu kaçak sigara 10 paket, yüz paket, bin paket değil ki binlerce paket. Bunlar için ne yapılabilir? İlgili firmaya “Kaçak sigara girişini engellemezsen senin ülkede sigara satışını engellerim” diyebilirsiniz örneğin. Kaçağı engellemek emniyetin işi. Adli ve kolluk kuvvetlerinin yapacağı iş başka, bizim yapacaklarımız başka. Vergileri artırmanın tütün kontrolünde önemli rolü var. Arttırdığımız vergi miktarında tütün kullanım sayısı azalıyor; bunu dikkate almamız lazım. Biz AB ülkelerine baktığımız zaman sigaranın en ucuz olduğu ülkeyiz. Arabada neden en ucuz değiliz de sigarada en ucuzuz. Bu ucuzluğun ülkeye maliyeti ne? Bu kadar çok sigara içmenin bedelini kim ödüyor? Tüm toplum ödüyor. Hastanelerin yükü artıyor, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun yükü artıyor. Bu bedeli kim ödüyor? Yine sen, ben, tüm vatandaş ödüyor. Sigara içenlerden daha yüksek vergi almak, sağlık harcamalarındaki katkı payını yüksek almak veya içmeyenlerden düşük alarak onları ödüllendirmek gibi çeşitli metotlar olabilir. Bunlar düşünülüp tartışılmalı. Vergiyi artırmanın kaçak sigarayı artıracağını düşünüp ülkemizin açık hava hastanesine dönmesine benim gönlüm razı değil.

Malumunuz olan düzenleme sürecinde geçmişteki tecrübeden hareketle görüş, öneri ve temenniniz nedir?

Halka yapacağımız şeyleri sayın bakanımız, bakanlık yetkilileri, üniversiteler ve bilim insanları marifetiyle anlatmalıyız. Medyayı kullanarak yapılacakların detaylı olarak anlatılması lazım. Sonuçlarına dair yurt dışı örneklerine değinmek, insanları ikna etmek lazım. “Bu iş sizin faydanıza, daha önce yaptık ve faydasını gördük” demeliyiz. Halkın kabul oranı arttı ama kullanım oranı da arttı. Uygulama sistemini yeniden gözden geçirip, bunu uygulanabilir hâle nasıl çevirebiliriz sorusu üzerinde düşünmemiz lazım. Uygulamadaki hataları engelleyecek, ortadan kaldıracak bir düzen kurulması gerekiyor. Yazdığımız metni uygulamamız, uygulayamayacağımız metni yazmamamız gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde tüm siyasi partilerden, sanatçılardan, sporculardan destek alarak, medyayı harekete geçirerek bir kamuoyu oluşturup kanunu TBMM’ye sevk etmekte fayda var diye düşünüyorum. Eksiklikler olabilir ama niyet iyi, en önemlisi bu. Kapalı-açık alan mevzusunu netleştirmek gerekli. “Sigarayı bizim belirlediğimiz sadece şu alanda içebilirsiniz” demeliyiz. “Buraların dışında sigara içemezsiniz” demeliyiz.

Sayın bakanımız bu konuda gayret gösteriyor, yeni hukuki düzenlemeler yapılacak ama biz bir öncekini uygulayabilsek büyük bir adım atmış olacağız. Lütfen uygulayamayacağımız kanunu yapmayalım, yapacağımız kanunu uygulayalım. Eğer bir kanunu önce sıkı uygulayıp sonra gevşetecekseniz sonuçları daha da kötü olur. Bizim yaşadığımız da tıpkı budur. Önce sıkı yaptık sonra gevşettik, şimdi eskiyi arıyoruz. Sigara içme oranını %32’den %27’ye indirdik, sonra yasakları bir gevşettik şimdi %38’lerde belki de daha fazladır bilemiyorum. Mevzuatı yaparken uygulayıcıları gözden geçirmemiz; uygulama sistemini, denetleme sistemini yeniden revize edip rasyonel hâle getirmemiz gerekiyor. Sonrasında her kanunu uygulayabiliriz. Ama eski düzenle devam edersek istediğimiz mevzuatı yapalım başarılı olamayacağız diye bir korkum var.