"Çocuğumuzu Dijital Dünya Değil, Biz Eğitmeliyiz"
Dijital dünya artık hayatımızın kaçınılmaz bir parçası; ancak bu gerçek, aile içi iletişimi ve ebeveyn-çocuk bağını korumak için harekete geçme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmıyor. Çocuk ve Ergen Psikiyatristi ve Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şaziye Senem Başgül, bağımlılık gelişmeden önce harekete geçmenin ve çocuğu iyi tanımanın altını çiziyor. Prof. Dr. Başgül’e göre bir diğer önemli unsur da çocuğa ekrana alternatif olabilecek gerçek yaşam deneyimleri sunabilmekten geçiyor.
Dijital dünyada ortaya çıkan bağımlılıklar aile içi iletişimi, ebeveyn-çocuk bağını ve evdeki huzuru nasıl etkiler?
Dijital dünya artık bizim normalimiz. Dolayısıyla dijital dünya ile birlikte yaşamayı öğrenmeli ve ilişkilerimizi de buna göre şekillendirmeliyiz. Ama dünya kurulduğundan bu yana değişmeyen bir şey var: insanın sevgiye, ilişkiye ve bağ kurmaya olan ihtiyacı.
Eğer biz erken dönemden itibaren çocuklarımızla sağlıklı bir ilişki kurmayı başarabildiysek, onların duygusal ihtiyaçlarını görebildiysek ve ihtiyaç duydukları zaman onları sevgiyle kucaklayabildiysek, değişen dünyada çok daha az sarsılırız.
Dijital dünya hayatımızın içinde olmalı ama sınırlarımız dâhilinde olmalı. Aksi hâlde çocuk bir tarafta, anne baba başka bir tarafta, herkesin kendi ekranına çekildiği sessiz bir evde, farkında olmadan birbirimize misafir gibi yaşamaya başlayabiliriz. Çocuğumuzu biz değil dijital dünya eğitir; çocuğumuzun duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını biz değil, dijital içerikler şekillendirmeye başlayabilir.
Bağımlılık geliştiğinde ise çocuğun dijital dünyadan ayrılması gereken en basit durumlar bile çatışmaya dönüşebilir. Çocuk yemek yemek için telefonu bırakması istendiğinde öfkelenebilir, ders zamanı ekrandan kopmakta zorlanabilir, hırçınlaşabilir. Uyku saatleri, ailece geçirilen zamanlar ve günlük sorumluluklar sürekli bir pazarlık ve kriz alanına dönüşebilir. Bu krizleri çözmeye çalışırken anne-baba kendi arasında da çatışabilir; biri daha katı, diğeri daha esnek davranabilir. Böylece mesele yalnızca çocuğun ekran kullanımı olmaktan çıkar, bütün ailenin huzurunu etkileyen bir probleme dönüşür. Bir süre sonra karşımızda sürekli sınırlarla mücadele eden, bize karşı gelen çocuklar ve gençler görebiliriz.
Bu nedenle temel hedef dijital dünyayı tamamen yasaklamak değil; çocuğun gerçek hayattaki ilişkilerini, aile bağlarını ve duygusal ihtiyaçlarını dijital dünyanın önünde tutabilmektir.
“SINIR KOYMAYA ERKEN YAŞLARDA BAŞLAMAK GEREKİYOR”
Masum bir eğlence veya ders aracının zamanla bağımlılığa dönüşme süreci nasıldır ve bu süreçteki uyarıcı sinyaller nelerdir?
Burada en temel nokta sınırlar. Ama bu sınır koyma alışkanlığı birden oluşacak bir şey değil; erken yaşlardan başlamak gerekiyor. Artık kreşlerde ve ana sınıflarında bile tablet çocukların hayatında. Biz bu gerçeği kabul edip ona göre önlem almalıyız.
Çocuğun erken yaşlardan itibaren, hep söylediğim gibi, uyku, yemek ve oyun saatleri gibi planlı bir yaşantısı olursa, yaşı ilerlediğinde bu düzenin içerisine yine planlı şekilde ders saatleri de eklenebilir. Dolayısıyla tablet gibi dijital araçlar ders amacıyla kullanılacaksa, bunların da ders saatinin bir parçası olarak kullanılması gerekir.
Ancak tablette çok fazla oyun ya da dikkat çekici uygulama varsa, çocuk ders çalışırken farkında olmadan bu uyaranlara kayabilir. Elbette tabletinde oyun da olabilir; önemli olan çocukla bunu önceden konuşmak, tabletin ne zaman ders ne zaman eğlence için kullanılacağını planlamaktır. Tabii bu planın işe yaraması için özellikle küçük yaşlarda yakın takip de gerekir.
İlköğretim çağındaki bir çocuğun kapalı kapılar arkasında uzun süre tek başına dijital ortamda ders yapması önemli bir risk oluşturabilir. Çocuk ders çalışırken onun yakın çevresinde olmak faydalıdır. Böylece hem çocuk takıldığı yerleri size sorabilir hem de siz çocuğu baskılamadan, dolaylı olarak ne yaptığını takip edebilirsiniz.
Eğer çocuğun ödevi gereğinden fazla uzuyorsa burada iki ihtimali düşünmek gerekir: Ya çocuk derste zorlanıyordur ya da ders dışı başka şeylerle ilgileniyordur. Öncelikle bunu anlamak lazım. Eğer biz bunu erken fark etmezsek süreç giderek kronikleşebilir.
Uyarıcı sinyaller de burada başlar. Çocuk tableti bırakmak istemez, sürekli “Biraz daha” der, bırakması istendiğinde mızmızlanır ya da öfkelenir. Onu çağırdığınızda tepki verebilir, uyku saatleri gecikebilir, aileyle geçirilen zaman azalabilir ve tabii ki ders başarısı düşebilir. Daha önce yaptığı etkinliklere ilgisinin azalması ve sürekli dijital ortama dönmek istemesi de önemli bir işarettir.
Aslında en önemli noktalardan biri de çocuğumuzu iyi tanımaktır. Çünkü çocuğumuzu iyi tanırsak onun davranışlarında, ruh hâlinde, ders başarısında ya da günlük düzeninde meydana gelen değişikliklerden bir şeylerin yolunda gitmediğini çok daha erken anlayabiliriz.
BAĞIMLI ÇOCUĞUN DUYGU DÜNYASI
Akıllı telefonlara, ekrana, internet ile ilişkili diğer mecra ve araçlara bağımlı hâle gelmiş çocukların duygu durumlarının, kaygı seviyelerinin, benlik algılarının ve kişilik özelliklerinin anatomisini ele alıp duygu haritasını çıkarırsak ne görürüz?
“Duygu haritası” gerçekten güzel bir tanım olmuş. Dijital bağımlılığı olan çocuklarda bu haritanın oldukça dalgalı olduğunu görürüz. Duyguları her zaman stabil değildir; kolay sinirlenebilir, engellendiğinde kontrolünü daha çabuk kaybedebilir ve özellikle dijital ortamdan uzaklaştırıldığında huzursuzluk, öfke ve gerginlik yaşayabilirler.
Bir tarafta bağımlı oldukları içerik, diğer tarafta okul, aile ve günlük hayatın sorumlulukları arasında sıkışıp kalmanın yarattığı bir buhran vardır. Bunun sonucunda kaygı artabilir. Sürekli çevreden “Telefonu bırak, oyunu kapat, dersine dön” şeklinde eleştiri almak ve bağımlılık nedeniyle akademik ya da sosyal alanlarda kayıplar yaşamak da zamanla benlik algısını ve öz saygıyı olumsuz etkileyebilir.
Literatürde de problemli dijital kullanımın özellikle kaygı, depresif belirtiler, stres ve duygu düzenleme güçlükleriyle ilişkili olduğu gösteriliyor. Burada önemli bir nokta da ilişkinin tek yönlü olmaması. Yani yalnızca dijital bağımlılık çocuğun ruhsal durumunu etkilemiyor; zaten kaygılı, yalnız, mutsuz veya duygularını düzenlemekte zorlanan bir çocuk da dijital dünyaya daha fazla sığınabiliyor.
Sonuçta bir kısır döngü oluşabiliyor: Çocuk kendisini kötü hissettikçe ekrana yöneliyor, ekrana yöneldikçe gerçek hayattaki ilişkilerden ve doyum kaynaklarından uzaklaşıyor. Bu nedenle duygu haritasında öfkenin yanında kaygı, yalnızlık, yetersizlik hissi, düşük öz saygı ve ciddi bir duygusal boşluk görebiliyoruz. Özellikle bu süreç çok erken yaşta başlayıp uzun süre devam ederse çocuğun benlik gelişimini ve ilişki kurma biçimini de etkileyebilir; depresyon, kaygı bozuklukları ve davranış sorunları gibi psikiyatrik tabloların eşlik etme olasılığı artabilir.
Özel gereksinimli çocuklar dijital dünyadan nasıl etkileniyor? Onlara yerinde ve yeterince bir teknoloji kullanımı nasıl alıştırılır? Bağımlılık gelişmişse onların dürtüsellik, sosyal izolasyon ve duygusal düzenleme problemleri nasıl fark edilir ve bunun için ne yapılabilir?
Tabii ki özel gereksinimli çocuklar dijital dünyanın olumsuz etkilerine karşı daha fazla risk altında olabilirler. Burada özel gereksinimin türü de önemli. Özellikle dikkat sorunları, öğrenme güçlükleri, otizm spektrum özellikleri ya da bilişsel gelişim açısından yaşıtlarından geride olma gibi durumlarda işler biraz daha karmaşıklaşabilir. Çünkü bu çocukların dürtülerini kontrol etme, zamanı planlama, riskleri değerlendirme ve uygun seçimler yapma becerileri kendi gelişimsel özelliklerine bağlı olarak daha fazla desteğe ihtiyaç duyabilir.
Elbette onları teknolojiden uzak tutmayacağız. Çünkü teknoloji bu çocuklar için bazen eğitim, iletişim ve beceri geliştirme açısından çok değerli bir araç da olabilir. Önemli olan teknolojinin çocuğu yönetmesi değil, çocuğun teknolojiyi yönetmeyi öğrenmesidir.
Daha önce de belirttiğim gibi özellikle küçük yaşlarda ebeveyn eşliği ve yapılandırılmış bir kullanım çok önemli. Ne izlediği, hangi oyunları oynadığı, kimlerle iletişim kurduğu ve ne kadar süre kullandığı takip edilmeli; mümkünse başlangıçta teknoloji kullanımı sırasında çocuğa eşlik edilmelidir. Çocuğun içerikle ilgili doğru seçimler yapabildiğini, zamanını planlayabildiğini ve gerektiğinde cihazı bırakabildiğini gördükçe bu eşlik yavaş yavaş azaltılabilir. Yani hedef sürekli kontrol etmek değil, zaman içinde çocuğa kendi kendini kontrol etmeyi öğretmektir.
Bu çocuklarda bağımlılık geliştiğinde belirtileri kendi özellikleriyle karıştırmamak da çok önemlidir. Burada çocuğu başka çocuklarla değil, kendi önceki hâliyle karşılaştırmalıyız. Eskisine göre daha sabırsız, dürtüsel ve öfkeli mi? Ekranı bırakması istendiğinde krizleri arttı mı? Beklemekte daha fazla zorlanıyor, sürekli aynı şeyi istiyor, günlük rutinlerini aksatıyor mu? Bunlar önemli uyarıcı işaretlerdir.
Zaten sosyal ilişki kurmakta zorlanan bir çocuk, dijital dünyaya daha fazla çekildikçe gerçek hayattaki ilişkilerden daha da uzaklaşabilir. Duygusal düzenleme güçlüğü olan çocuklarda da ekran zamanla sıkıntıyı, öfkeyi ya da kaygıyı yatıştırmanın tek yolu hâline gelebilir. Bu noktada bağımlılık mevcut güçlüğü daha da büyüten bir kısır döngü yaratır.
Sonuçta eğitsel ve sosyal açıdan zaten daha fazla desteğe ihtiyacı olan bir çocuk, ekran nedeniyle öğrenme fırsatlarını, sosyal etkileşimlerini ve günlük yaşam becerilerini kaybetmeye başlayabilir. Bu nedenle bu çocuklarda erken fark etmek, net ve öngörülebilir sınırlar koymak, alternatif etkinlikler oluşturmak ve gerektiğinde çocuk ruh sağlığı uzmanlarından destek almak çok önemlidir.
“ÖNCELİKLE ÇOCUĞUNUZU TANIMANIZ GEREKİYOR”
Söz konusu bağımlılıklar fark edildiği andan itibaren ebeveynlerin izlemesi gereken yol haritası ve uzman desteğine başvuru kriterleri nelerdir?
Öncelikle görmek lazım. Bunun için de çocuğunuzu tanımanız gerekiyor. Huylarını, alışkanlıklarını, günlük rutinlerini bilmeniz; davranışlarındaki değişiklikleri fark edebilmeniz gerekiyor. Çünkü her çocukta süreç aynı şekilde seyretmeyebilir. Amerikan Pediatri Akademisi de problemli dijital medya kullanımını değerlendirirken yalnızca ekran başında geçirilen süreye değil, çocuğun kendi olağan düzenindeki değişikliklere ve kullanımın fiziksel, duygusal, sosyal ve işlevsel sonuçlarına bakılması gerektiğini vurguluyor.
İlk olarak fizyolojik değişimleri izlemek lazım. Nedir bunlar? Uyku ve beslenme. Çocukların uykuları bozulabiliyor, uyku saatleri değişebiliyor. Yemeklere gelmemeye, ekran başında yemek yemeye başlayabiliyorlar; hatta bazen ekranı bırakmamak için tuvalete gitmeyi bile erteleyebiliyorlar. Özellikle uyku bozuklukları, aşırı veya problemli dijital medya kullanımında literatürde en sık bildirilen sorunlardan biri.
Sonra davranışlar değişmeye başlıyor. Çocuk daha öfkeli, daha sinirli olabilir. Akademik başarısı düşebilir, öğretmenlerinden şikâyetler gelmeye başlayabilir. Arkadaş ilişkileri, özellikle birebir görüştüğü yüz yüze ilişkiler azalabilir. Anne-babasına daha fazla karşı gelebilir, kardeşleriyle daha fazla sorun yaşayabilir. Aşırı ekran kullanımının uyku sorunları, okul başarısında düşme, aile ve arkadaşlarla geçirilen zamanın azalması ve duygu durumuyla ilgili sorunlarla ilişkili olabileceği de gösteriliyor.
Ama dediğim gibi, bütün bunları fark edebilmek için çocuğu iyi tanımak gerekiyor. Çünkü her çocukta farklı seyredebilir. Burada asıl önemli olan, dijital kullanımın çocuğun günlük yaşamının önüne geçmeye başlayıp başlamadığıdır. Dünya Sağlık Örgütü de özellikle oyun bozukluğunu tanımlarken kontrolün kaybolmasını, dijital etkinliğin diğer günlük etkinliklerin önüne geçmesini ve olumsuz sonuçlara rağmen kullanımın devam etmesini temel belirtiler arasında sayıyor.
Eğer bu değişiklikleri gözlemliyorsanız zaman kaybetmemek gerekir. İlk aşamada okulda çocuğu iyi tanıyan bir psikolojik danışman varsa onun gözlemlerinden yararlanılabilir. Ancak kullanım artık çocuğun uykusunu, beslenmesini, derslerini, aile ilişkilerini, arkadaşlıklarını ve günlük işlevselliğini belirgin biçimde bozuyorsa; çocuk ekran kullanımını azaltamıyor ve buna rağmen kullanmaya devam ediyorsa konu daha ciddi ele alınmalıdır. Bu durumda çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanından destek alınmalıdır.
“ERKEN YAŞLARDAN İTİBAREN SAĞLIKLI İLİŞKİ KURMAK ÖNEMLİ”
İnternet ile ilişkili bağımlılıklar ve ekran bağımlılığı riskine karşı evi korunaklı hâle getirme, bilinçli sosyal medya kullanımı ve sınır koyma stratejileri neler olmalıdır?
Dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz: Erken yaştan itibaren çocukla kurulması gereken sağlıklı ilişkinin önemine. Eğer bu ilişkiyi yeterince sağlıklı kurabildiysek ve çocuğumuzu iyi tanıyorsak, ondaki değişimleri daha kolay fark ederiz. Dolayısıyla bir risk söz konusu olduğunda da daha erken müdahale edebiliriz.
Ama bu sorunun belki de en önemli cevaplarından biri, bizim dijital dünyayla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Eğer biz kendi kullanımımızı sınırlayabiliyorsak çocuk da bizi model alabilir. Nitekim Amerikan Pediatri Akademisi, sağlıklı dijital medya alışkanlıklarının yalnızca çocuk için değil, anne-babalar için de geçerli olması gerektiğini; ebeveynlerin kendi teknoloji kullanımlarının çocukla olan sözel ve duygusal etkileşimi etkileyebildiğini özellikle vurguluyor.
Sofrada telefonumuz yanımızda değilse, çocuk bize bir şey anlatırken biz ekranla ilgilenmiyorsak, eşler karşılıklı oturup sohbet edebiliyorsa, aslında çocuğa nasıl bir dijital kullanım istediğimizi davranışlarımızla da göstermiş oluruz. Amerikan Pediatri Akademisi de özellikle yemek saatleri ve ailece geçirilen bazı zamanların ekransız olması ve evde belirli alanların ekrandan arındırılması yönünde önerilerde bulunuyor.
Çocuğumuza medya okuryazarlığını ve dijital kullanım kurallarını yeterince öğretebiliyorsak; internette gördüğü her bilginin doğru olmadığını, mahremiyetini nasıl koruyacağını, sosyal medyada nasıl davranması gerektiğini anlatabiliyorsak önemli bir koruyuculuk sağlamış oluruz. Literatürde de yalnızca süreyi kısıtlamak yerine çocukla dijital içerikler hakkında konuşmak, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek, çevrim içi güvenlik, mahremiyet ve dijital vatandaşlık konusunda rehberlik etmek öneriliyor.
Ailece sosyal aktiviteler yapabiliyorsak, açık alanda oyun oynayabiliyorsak, birlikte sohbet edebiliyorsak ve ekranın dışında da çocuğun ilgisini çekecek, aileyi bir araya getirecek alanlar yaratabiliyorsak evimizi daha korunaklı hâle getirebiliriz. Çünkü mesele yalnızca ekranı azaltmak değil; ekranın yerine çocuğun gelişimini ve aile ilişkilerini destekleyen gerçek yaşam deneyimlerini koyabilmektir. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP) de konuşmak, okumak, oyun oynamak ve birlikte zaman geçirmek gibi aile etkileşimlerinin korunmasını özellikle öneriyor.
Bir diğer önemli konu da anne-babanın tutarlılığıdır. Eşler çocuklarla ilgili dijital kullanım kurallarında birbirinden çok farklı davranıyorsa sınırların uygulanması zorlaşır. Kuralların aile içinde önceden belirlenmesi ve mümkün olduğunca tutarlı uygulanması gerekir. AAP'nin “Aile Medya Planı” yaklaşımı da her aile üyesini kapsayan, ailenin ihtiyaçlarına ve çocuğun yaşına göre oluşturulan ortak kurallar ve sınırlar belirlenmesini öneriyor.
Ve sınır koymak, yasak koymak değildir. Sınır koymak; çocuğun sorumluluklarını, hangi alanlarda esneyebileceğini ve hangi alanlarda esneyemeyeceğini bilmesi demektir. Bu esneklikler de mümkün olduğunca birlikte alınacak kararlarla belirlenmelidir. Özellikle çocuk büyüdükçe yalnızca kontrol etmek yerine onunla konuşmak, kuralların nedenlerini anlatmak ve yaşına uygun biçimde karar sürecine dâhil etmek önem kazanır. Yaşa göre ebeveyn denetiminin ve çocuğa verilen bağımsızlığın dengelenmesi de güncel AAP önerileri arasında yer alıyor.
Elbette süreç içerisinde bu kararlar yeniden gözden geçirilmelidir. Çocuk büyür, ihtiyaçları değişir, kullandığı dijital ortamlar değişir; dolayısıyla aile kuralları da gerektiğinde yeniden düzenlenebilir.
Sınırlara uyulmadığında ne olacağı da kriz anında belirlenmemelidir. Nasıl bir yaptırım ya da sonuç uygulanacağı çocukla öncesinde mutlaka konuşulmalıdır. Böylece sınır, çocuğun o anda karşılaştığı keyfî bir ceza değil; daha önceden bildiği, öngörebildiği ve aile içinde üzerinde konuşulmuş bir kural hâline gelir.
Çocukların ekran dışındaki yaşamda doyum sağlamalarına yardımcı olacak sosyal, duygusal ve fiziksel aktivite modelleri ile aile içi rutinler nasıl yapılandırılabilir?
Bu aslında ailelerin tek başına yapabileceği bir şey de değil. Bir ulusal program olarak düşünülmesi gerekiyor. Çocukların nefes alabilecekleri, koşup oynayabilecekleri parkların ve güvenli açık alanların olması önemli. Çocukların birlikte zaman geçirebilecekleri sosyal aktivite programlarının bulunması gerekli. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü de fiziksel aktivitenin yalnızca bireysel ya da ailesel bir sorumluluk olmadığını; çocukların ve gençlerin hareket edebilecekleri güvenli alanların, parkların, spor ve rekreasyon olanaklarının oluşturulmasının toplum ve kamu politikalarının da bir parçası olması gerektiğini vurguluyor. WHO, UNICEF ve UN-Habitat'ın 2026 yılında yayımladığı rehberde de çocukların oyun oynayabilecekleri kamusal alanların çocuk sağlığı ve gelişimi açısından önemi özellikle belirtiliyor.
Çocukların birlikte vakit geçirebilecekleri sosyal ortamların oluşturulması, onlara uygun sinema filmlerinin seçilmesi, el becerilerini geliştirebilecekleri uygulamalı atölyelerin bulunması önemli. Özellikle çocukluk döneminde uygulamalı, sosyal ve yapılandırılmamış oyunun dil, bilişsel gelişim ve sosyal-duygusal beceriler açısından önemli olduğu Amerikan Pediatri Akademisi tarafından da vurgulanıyor.
Neyse ki bu konuda ülkemizde birçok alternatif bulunuyor. Bunların arasından çocuğa en uygun olanı seçmek ve çocuğu doğru şekilde yönlendirmek de ailelerin görevlerinden biri. Burada da çocuğun ilgisini ve yapısını bilmek önemli. Her çocuğu aynı spora, aynı kursa ya da aynı aktiviteye yönlendirmek yerine, gerçekten keyif alabileceği alanları bulmak gerekiyor.
Hafta sonları mümkünse bir günü aile günü yapmak ve çocukla birlikte dışarı çıkıp oynamak çok işe yarayabilir. Burada illa bir AVM'ye gitmekten ve yemek yemekten bahsetmiyorum. Çayırda çimende koşturmak, top oynamak, yürümek, birlikte hareket etmekten bahsediyorum. Dünya Sağlık Örgütü de çocuk ve ergenlerde düzenli fiziksel aktivitenin önemini ve uzun süreli hareketsizliğin, özellikle eğlence amaçlı ekran başında geçirilen zamanın sınırlandırılması gerektiğini belirtiyor.
Ev içerisinde de aslında yapılabilecek çok şey var. Örneğin birlikte yemek hazırlamak hem çocuğun el becerilerini geliştirebilir hem de ailece keyifli zaman geçirmenin bir yolu olabilir. Ev işlerinde çocuğa yalnızca “görev vermek” şeklinde değil, ev işlerine ortak olma fikriyle hareket edilebilir. Böylece çocuk kendisini sadece verilen işi yapmak zorunda olan biri olarak değil, ailenin günlük yaşamına katılan bir birey olarak hisseder. Aile rutinlerinin; birlikte yemek yemek, sohbet etmek, oyun oynamak ve günlük işleri paylaşmak gibi tekrar eden ortak zamanlardan oluşması çocuk için düzen ve aile içi etkileşim açısından da önemlidir. Amerikan Pediatri Akademisi de aile yemeklerinin ve günlük rutinlerin mümkün olduğunca birlikte geçirilmesini öneriyor.
Birlikte ortak bir dizi izlemek, sonrasında oturup bu dizi hakkında konuşmak ve tartışmak da hem eğitici hem eğlendirici bir aktivite olabilir. Burada ekran tamamen hayatın dışına çıkarılmıyor; pasif ve yalnız ekran kullanımı, ailece paylaşılan bir deneyime dönüştürülüyor. Amerikan Pediatri Akademisi de ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte içerik izlemesini ve izlenen içerik üzerine konuşmasını öneriyor. Çünkü yalnızca yan yana izlemekten çok, içerik üzerine sohbet etmek çocuk açısından daha anlamlı bir etkileşim sağlıyor.
Bazı çocuklar ailece kutu oyunları oynamaktan da çok zevk alıyorlar; bu da mutlaka değerlendirilebilir. Birlikte oyun oynamak, sohbet etmek, kitap okumak ya da herhangi bir ortak uğraş geliştirmek, ekranın dışında da keyif alınabilecek alanların olduğunu çocuğa gösterebilir. Zaten amaç sadece “ekranı kapatmak” değil, ekranın yerine koyabileceğimiz doyum verici bir yaşam oluşturmaktır.
Ev içerisinde dijitalsiz saatler de belirlenebilir ve önemli olan, bütün ev bireylerinin buna uymasıdır. Örneğin yemek saatleri ya da belirli aile zamanları dijitalsiz geçirilebilir. Kısacası çocuğa yalnızca “ekrandan uzak dur” demek yeterli değil. Ekranın dışında hareket edebileceği, üretebileceği, sosyalleşebileceği, ailesiyle birlikte olabileceği ve keyif alabileceği bir yaşam alanı oluşturmak gerekiyor. Bunun da bir kısmı ailenin, bir kısmı okulun, bir kısmı da toplumun ve kamunun sorumluluğunda.
“YEŞİLAY; PLANLI, ORGANİZE VE BİLİMSEL TEMELLİ PROJELER YÜRÜTÜYOR”
Yeşilay’ın önleme, müdahale ve rehabilitasyon süreçlerini kapsayan çok boyutlu yaklaşımında yürüttüğü önleme çalışmalarının etkisi ve toplumsal farkındalığın kritik rolü nasıl değerlendirilmelidir?
Yeşilay gerçekten çok büyük ve köklü bir sivil toplum örgütü. Bağımlılıkla mücadeleyi sadece bağımlılık ortaya çıktıktan sonra yapılacak bir iş olarak görmüyor. Aslında en önemli taraflarından biri, bağımlılık daha gelişmeden önce önlemeye yönelik çok ciddi çalışmalar yapması.
Çok planlı, organize ve bilimsel temelli projeler yürütüyor. Üstelik sadece ailelere yönelik değil; çocuklara, gençlere, öğretmenlere ve toplumun farklı kesimlerine ulaşan programları var. Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı bunun en güzel örneklerinden biri. Çocukların yaşlarına ve gelişim dönemlerine uygun şekilde teknoloji, tütün, alkol, madde ve kumar bağımlılıklarıyla ilgili eğitimler veriliyor.
Bir de ben çocukların ve gençlerin sadece dinleyen tarafta bırakılmamasını çok değerli buluyorum. Bu kapsamda Yeşilay bağımlılıkla ilgili yarışmalar düzenleniyor; çocuklar resim yapıyor, yazı yazıyor, düşünüyor, üretiyor. Böylece çocuk kendisini bu mücadelenin dışında değil, bir parçası gibi hissediyor. Bu da farkındalığın oluşması açısından çok önemli.
Yeşilay’ın bilimsel çalışmalara verdiği destek de çok kıymetli. Bağımlılık alanında çalışan yüksek lisans ve doktora öğrencilerine burs desteği veriyor. Ulusal ve uluslararası kongreler düzenliyor, dünyadaki gelişmeleri çok yakından takip ediyor. Yani yapılan çalışmalar yalnızca iyi niyetle yürütülen sosyal projeler değil; bilimsel bilgiyle de sürekli besleniyor.
Sosyal medyada da çok kıymetli içerikler paylaşıyor. Çünkü bugün insanlara ulaşmanın en güçlü yollarından biri de sosyal medya. Doğru bilginin sürekli görünür olması, ailelerin ve gençlerin riskleri daha erken fark etmesini sağlayabiliyor.
Bir de iş bağımlılık boyutuna ulaştığında YEDAM gibi merkezlerle kişi ve ailesine destek veriliyor. Dolayısıyla Yeşilay’ın yaptığı işi sadece “bağımlılığı anlatmak” olarak görmemek lazım. Önleme var, farkındalık var, erken müdahale var, tedavi ve rehabilitasyona destek var.
Bence burada toplumsal farkındalık çok kritik. Çünkü bağımlılık geliştikten sonra müdahale etmek elbette çok önemli ama asıl istediğimiz bağımlılığın mümkün olduğunca hiç gelişmemesi. Bunun için de sadece çocuğun değil; ailenin, okulun, öğretmenin ve toplumun bilinçlenmesi gerekiyor. Yeşilay’ın en önemli katkılarından biri de bu ortak bilinci oluşturmaya çalışması.