Makaleler
insanlarin-bagimliliklardan-uzak-durabilecekleri-yasam-cevreleri-olusturmak-gerekir.jpg

Prof. Dr. Emine Didem Evci Kiraz: “İnsanların Bağımlılıklardan Uzak Durabilecekleri Yaşam Çevrelerini Oluşturmak Gerekir”

Bağımlılık, yalnızca bireysel tercihler ve iradeyle değil, sosyal, ekonomik, kültürel ve çevresel koşullarla da şekillenen bir halk sağlığı sorunu. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emine Didem Evci Kiraz, tütün atıklarından iklim değişikliğine kadar uzanan çevresel etkenlerin bağımlılık riskindeki rolüne dikkat çekiyor. Sağlıklı kentlerin, güçlü sosyal bağların ve çocuklarla gençleri destekleyen güvenli ortamların bağımlılıkla mücadeledeki önemini vurguluyor.

Bağımlılıkları bireysel sağlık sorunu olmaktan ziyade, sosyal, kültürel ve çevresel boyutları olan bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendirmek neden önemlidir? Bağımlılık-çevre ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Bağımlılıkları yalnızca bireyin iradesi veya davranışı üzerinden değerlendirmek, bu önemli halk sağlığı sorununu eksik anlamamıza neden olabilir. İnsan, içinde bulunduğu fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel çevreyle sürekli etkileşim hâlindedir. Bu nedenle bağımlılıklarla mücadelede bireyin davranışına baktığımız kadar, o davranışın ortaya çıktığı ve sürdüğü çevreye de bakmak gerekir.

Çevreyi “doğa” kavramına hapsederek düşünmemeliyiz. Evimiz, mahallemiz, okulumuz, iş yerimiz, sosyal ilişkilerimiz, dijital ortamlarımız ve içinde yaşadığımız ekonomik ve kültürel koşullar da sağlığımızı etkileyen çevrenin parçalarıdır. Dolayısıyla bağımlılık ile çevre arasındaki ilişki çift yönlüdür; bağımlılıkların üretim ve tüketim süreçleri çevreyi etkilerken, insanların yaşadığı çevresel ve sosyal koşullar da bağımlılığa karşı kırılganlığı etkileyebilir.

Tütün, alkol ve diğer bağımlılık yapıcı maddelerin üretiminden tüketimine ve atıklarına kadar uzanan süreç çevre ve ekosistemler üzerinde nasıl bir yük oluşturuyor?

Her ürün gibi bağımlılık yapıcı maddelerin de üretim, taşıma, tüketim ve tüketim sonrası atık süreçleri vardır. Bu süreçlerin her aşamasında doğal kaynak kullanımı, enerji tüketimi, emisyonlar ve atıklar ortaya çıkabilir. Özellikle tütün ürünlerinde tarımsal üretimden başlayarak işleme, üretim, paketleme, dağıtım ve tüketim sonrasında ortaya çıkan atıklara kadar uzanan geniş bir çevresel ayak izinden söz edebiliriz.

Sigara izmaritleri bunun en görünür örneklerinden biridir. Küçük bir atık gibi görünse de çok büyük miktarlarda çevreye bırakıldığında toprak ve su ekosistemleri açısından önemli bir yük oluşturabilir. Burada mesele yalnızca “çöp” değildir; tüketim alışkanlıklarının çevrede bıraktığı kalıcı izdir. Bu nedenle bağımlılıklarla mücadeleyi yalnızca insan sağlığını korumak açısından değil, sağlıklı çevreleri korumak açısından da ele almak gerekir.

Tütün tarımı, ormansızlaşma, su ve toprak kullanımı, üretim süreçleri ve tüketim sonrası atıklar açısından baktığımızda, bağımlılıkların çevresel ayak izinin hangi boyutları özellikle dikkat çekiyor?


Çevresel ayak izini değerlendirirken tek bir noktaya değil, bütün yaşam döngüsüne bakmalıyız. Tarımsal üretimde kullanılan toprak ve su, üretim sırasında kullanılan enerji ve kaynaklar, ürünlerin taşınması, ambalajlanması ve tüketim sonrasında ortaya çıkan atıklar birlikte değerlendirilmelidir.

Burada önemli olan bir başka konu da çevresel maliyetlerin çoğu zaman ürünün kendisinden bağımsızmış gibi görülmesidir. Oysa sağlığımızı etkileyen bir ürünün çevresel etkisi de toplumun sağlığını dolaylı olarak etkiler. Halk sağlığı açısından insan sağlığı ve çevre sağlığını birbirinden ayırmadan düşünmek gerekir.

İklim değişikliği, çevresel bozulma, afetler, aşırı sıcaklar, sosyal izolasyon ve yaşam koşullarındaki değişimler insanların bağımlılık davranışları ve bağımlılığa karşı kırılganlıkları üzerinde nasıl etkiler oluşturabilir?


Bence ilişkinin çoğu zaman gözden kaçan yönü burasıdır. Sadece “Bağımlılık çevreye ne yapıyor?” diye değil, “Çevremizdeki değişimler insanları nasıl etkiliyor?” diye de sormalıyız.

İklim değişikliği, afetler, aşırı sıcaklar, geçim kaynaklarının kaybı, yer değiştirme, sosyal izolasyon ve belirsizlik gibi koşullar insanların fiziksel ve ruhsal iyilik hâlini etkileyebilir. Bu tür streslerin bazı kişilerde sağlıksız baş etme davranışlarına yönelme riskini artırabileceği düşünülmelidir. Burada iklim değişikliğinin doğrudan bağımlılığa neden olduğunu söylemekten ziyade, insanların kırılganlıklarını ve içinde yaşadıkları risk ortamını değiştirebildiğini vurgulamak gerekir.

Özellikle çocuklar, gençler, yaşlılar, ekonomik ve sosyal açıdan dezavantajlı gruplar ile afetlerden daha fazla etkilenen topluluklar açısından bu konu önemlidir. Dolayısıyla çevresel değişimlerin sıcaklık, hava kalitesi veya su kaynaklarını nasıl etkilediğine baktığımız kadar insan davranışları ve yaşam koşullarına etkilerine de bakmalıyız.

Bağımlılıklarla mücadeleyi bireye yönelik tedavi ve davranış değişikliğiyle sınırlı bir şekilde değerlendirmekten ziyade insanların yaşadığı çevreyi sağlıklı hâle getirme açısından da ele almak mümkün müdür?

Kesinlikle. Bağımlılığın önlenmesi, bağımlılık geliştikten sonra müdahale edilmesinden çok daha geniş bir yaklaşımı gerektirir. Çocukların ve gençlerin güvenli, destekleyici, sosyal olarak kapsayıcı ve sağlıklı çevrelerde büyümesi; aile, okul ve toplum desteğinin güçlendirilmesi; sağlıklı sosyal ve fiziksel alanların artırılması koruyucu yaklaşımın önemli parçalarıdır.

Bu nedenle “Bağımlı olmayın” demek tek başına yeterli değildir. İnsanların bağımlılıklardan uzak durabilecekleri yaşam çevrelerini de oluşturmak gerekir.

Sağlıklı kentler, güvenli kamusal alanlar, erişilebilir yeşil alanlar, güçlü sosyal bağlar, sağlıklı okullar ve iş yerleri bu açıdan yalnızca şehircilik veya çevre politikalarının konusu değildir. Aynı zamanda halk sağlığı ve bağımlılıkların önlenmesi politikalarının da bir parçasıdır.

Yerel yönetimlerden ulusal düzeydeki karar alıcılara kadar politika yapıcılar hangi adımlara öncelik vermelidir
?

Öncelikle bağımlılık politikaları ile çevre, iklim, kentleşme ve halk sağlığı politikalarının birbirinden bağımsız yürütülmemesi gerekir. Bağımlılık yapıcı ürünlerin yaşam döngüsünün çevresel etkileri izlenmeli, atıkların azaltılması ve çevreye bırakılmasının önlenmesi konusunda etkili uygulamalar geliştirilmelidir.

Yerel yönetimler ise sağlıklı yaşamı destekleyen güvenli ve kapsayıcı yaşam alanlarını artırabilir. Çocukların ve gençlerin sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere erişimini kolaylaştırmak, güvenli kamusal alanlar oluşturmak, yeşil alanlara erişimi güçlendirmek ve sosyal izolasyonu azaltacak uygulamaları desteklemek koruyucu sağlık açısından önemlidir.

Ulusal düzeyde ise sağlık, çevre, eğitim, tarım, kentleşme ve sosyal politikaların ortak hedefler etrafında buluşması gerekir. Çünkü bağımlılık tek bir kurumun çözebileceği bir konu değildir.

Son olarak, sağlıklı yaşam kültürü ile çevre bilincini nasıl bir arada düşünmeliyiz?


Sağlıklı yaşam kültürünü anlamak için “Ne yemeliyiz, ne içmeliyiz, ne kadar hareket etmeliyiz?” gibi sorular yeterli değil. Nerede ve nasıl yaşadığımız da sağlığımızın bir parçasıdır.

Çevreyi korumak aslında kendi sağlığımızı, çocuklarımızın sağlığını ve gelecek kuşakların sağlığını korumaktır. Bağımlılıklarla mücadelede de bireyin sorumluluğu kadar toplumun ve kurumların sorumluluğunu konuşmalıyız.

Özellikle çocuklara ve gençlere riskli davranışlardan uzak durmalarını söylemek yeterli değildir; sağlıklı seçimler yapabilecekleri çevreleri birlikte oluşturmalıyız. Çünkü sağlıklı bireyler, sağlıklı toplumlar ve sağlıklı çevreler birbirinden ayrı değildir.

Benim açımdan temel mesaj şu: Bağımlılıkla mücadele, yalnızca bağımlılığı önlemek değil; bağımlılığa ihtiyaç duyulmayan, sağlıklı seçimlerin mümkün ve desteklenen olduğu yaşam çevrelerini birlikte inşa etmektir.