Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Seval Palteki: “Yeşil Alanlar Bağımlılıkların Önlenmesinde Koruyucu Bir Rol Üstlenebilir”
Çevre sağlığı, yapılı çevrenin sağlık üzerindeki etkileri ve sağlıklı kentler üzerine çalışmaları bulunan Bahçeşehir Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Ayşe Seval Palteki, mekân ve insan üzerinden iyi yaşamın reçetesini paylaşıyor. Yeşil alanların fiziksel aktiviteyi, sosyal etkileşimi ve stres yönetimini desteklediğini belirten Palteki, yeşil alanların bağımlılıkların önlenmesi açısından da koruyucu bir rol üstlenebileceğini söylüyor.
Sağlıklı yaşamı destekleyen kentler, günümüz modern şehir planlamasında hâlâ en büyük eksikliklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Sizce bir kentin insan sağlığını ve özellikle psikolojik iyilik hâlini koruyabilmesi için ilk atılması gereken adımlar nelerdir?
Kentler sağlığımızı düşündüğümüzden çok daha fazla etkiliyor. Psikolojik iyilik hâlini sağlığımızın diğer bileşenlerinden bağımsız düşünmek pek mümkün değil. Fiziksel ve sosyal iyilik hâlimizin de ruh sağlığımız üzerinde önemli etkileri var şüphesiz ki. Dolayısıyla sağlıklı kentler oluşturmak için insanı ve sağlığını bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Bu bağlamda erişilebilirlik, sağlıklı kent planlamasının en önemli bileşenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Erişilebilir olmayan kentler, aynı zamanda yürünebilir de olmuyor. Oysa yürümek, günlük hayatımıza en kolay dâhil edebileceğimiz fiziksel aktivite biçimlerinden biri. Kentlerin insanları bu olanaktan mahrum bırakması, zaman içerisinde fiziksel aktivitenin azalmasına, dolayısıyla hem bedensel hem de psikolojik sağlığın olumsuz etkilenmesine neden olabiliyor. Üstelik yürünebilir kentler yalnızca hareketliliği artırmıyor; insanların birbirleriyle etkileşimine, ihtiyaçlarını karşılamalarına, sosyalleşmesine ve yaşadıkları çevreyle bağ kurmasına da olanak tanıyor.
Bununla birlikte güvenlik de oldukça önemli bir unsur. Kentin aydınlatılmasından suç oranlarına, trafik güvenliğinden kamusal alanların kullanımına kadar birçok faktörü bu kapsamda değerlendirebiliriz. Bu açıdan baktığımızda, sağlıklı bir kent oluşturmanın ilk adımı, güvenli, erişilebilir ve yürünebilir yaşam çevreleri tasarlamak olmalı. Bununla birlikte çevresel gürültünün kontrol altına alınması, yapay aydınlatmanın güvenlikten ödün vermeden uygun düzeyde planlanması ve insanların sosyal etkileşimini destekleyen kamusal alanların oluşturulması da oldukça önemli.
Hava kirliliği de giderek önem kazanan bir diğer çevre sağlığı sorunu. Farklı yaş gruplarında farklı düzeylerde etkileri olabilen hava kirliliği; diyabet, kardiyovasküler ve solunum sistemi hastalıkları gibi kronik hastalıkların yanı sıra çeşitli akut sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Bu nedenle hava kirliliğinin azaltılmasına yönelik önlemler başta olmak üzere, fiziksel çevrenin kalitesini koruyan ve iyileştiren uygulamaların da önceliklendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
“YEŞİL ALAN YOKSUNLUĞU BİR HALK SAĞLIĞI SORUNUDUR”
Yeşil alanların ve nitelikli kamusal sosyal yaşam alanlarının varlığı, bireylerin stres yönetimi, hareketliliği ve aidiyet duygusu üzerinde doğrudan etkili. Bu alanların yetersiz ya da niteliksiz olduğu mahallelerde, halk sağlığı açısından ne gibi dezavantajlar ve sosyal yoksunluklar ortaya çıkıyor?
Yeşil alanlar denildiğinde aklımıza öncelikle parklar ve rekreasyon alanları geliyor. Oysa bu alanların sağlığımız ve yaşadığımız çevre açısından çok daha fazla işlevi bulunuyor.
Öncelikle iklim değişikliği perspektifinden baktığımızda, yeşil alanların hem iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasında hem de bu etkilere uyum sağlanmasında önemli roller üstlendiğini görüyoruz. Bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferden karbondioksit alarak karbon tutulumuna katkıda bulunması, sera gazlarının azaltılması açısından önemli. Bunun yanında özellikle kentlerde giderek belirginleşen kentsel ısı adası etkisinin azaltılması, gölgeleme ve buharlaşma yoluyla çevrenin serinletilmesi ve uygun tasarlanmış yeşil alanlarla aşırı yağışların yüzey akışının azaltılması gibi işlevleri de bulunuyor. Dolayısıyla yeşil alanlar yalnızca estetik veya rekreasyonel unsurlar değil, aynı zamanda kentlerin iklim değişikliğine karşı dayanıklılığını artıran önemli birer altyapı bileşeni.
Uygun konum ve koşullardaki açık alanların afet sonrasında geçici toplanma alanları olarak kullanılabilmesi ve gündelik yaşamda insanların bir araya gelebildiği önemli sosyalleşme alanları olması da göz ardı edilmemeli.
Yeşil alanların sağlık üzerindeki etkilerine baktığımızda oldukça geniş bir literatürle karşılaşıyoruz. Yeşil alanlara yakın yaşamanın, bu alanları kullanmanın, hatta yalnızca yeşil alanlarla görsel temas kurmanın bile fiziksel ve psikolojik sağlık üzerinde olumlu etkileri olabileceğini gösteren araştırmalar bulunuyor. Örneğin, hastane odasının penceresinden doğal manzara görmenin ameliyat sonrası iyileşme süreciyle ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar var. Bunun yanı sıra yeşil alanlara erişimin ve doğayla temasın daha düşük stres düzeyleriyle, daha iyi psikolojik iyilik hâliyle ve bazı çalışmalarda depresyon ve anksiyete belirtilerinin daha düşük görülmesiyle ilişkili olduğu bildiriliyor. Bu noktada yeşil alanların bağımlılıkların önlenmesi açısından da dolaylı bir koruyucu rol üstlenebileceğini düşünmek çok da ilgisiz olmayacaktır. Çünkü yeşil alanlar fiziksel aktiviteyi, sosyal etkileşimi ve stres yönetimini destekleyebiliyor. Bunlar da bağımlılıklarla mücadelede önem verdiğimiz koruyucu faktörler arasında yer alıyor. Elbette yalnızca yeşil alan varlığının bağımlılıkları önlediğini söyleyemeyiz; ancak sağlıklı yaşam davranışlarını kolaylaştıran ve bireylerin psikososyal iyilik hâlini destekleyen bir çevrenin, bağımlılıkların önlenmesine de katkıda bulunabileceğini söyleyebiliriz.
Bütün bu olumlu etkilerin tersini ise yeşil alanlara erişimin yetersiz olduğu veya mevcut alanların niteliksiz olduğu mahallelerde düşünmemiz gerekiyor. Bu mahallelerde yaşayan insanlar yalnızca doğayla temas etme olanağından değil, fiziksel aktivite, dinlenme ve sosyalleşme fırsatlarından da mahrum kalabiliyor. Özellikle sosyoekonomik açıdan dezavantajlı mahallelerde bu durum mevcut sağlık eşitsizliklerini daha da derinleştirebiliyor.
Sonuç olarak yeşil alan yoksunluğu yalnızca çevresel bir eksiklik değil, aynı zamanda bir halk sağlığı ve sosyal eşitsizlik sorunu. Bu nedenle kentlerde yalnızca kişi başına düşen yeşil alan miktarını artırmaya odaklanmamalıyız. Bu alanların nerede bulunduğu, kimlerin erişebildiği, ne kadar güvenli ve nitelikli olduğu da en az miktarı kadar önemli. Çünkü sağlıklı kentler için esas hedef, yalnızca daha fazla yeşil alan oluşturmak değil, herkesin bu alanlardan eşit ve etkin biçimde yararlanabilmesini sağlamak olmalı.
“BAĞIMLILIKLAR, MEKÂNSAL VE SOSYAL BOŞLUKLARLA DA İLİŞKİLİ”
Biz Yeşilay olarak "bağımlılık boşluklardan sızar" diyoruz. İnsan esenliğini ve aidiyetini sağlayamayan kentlerde bu boşluklar sizce nasıl daha belirgin hâle geliyor? Kentler yaşlı, genç veya kadın dostu olmadığında ne tür sağlık sorunları ve sosyal problemler tetikleniyor ve bağımlılıklar bu tablonun neresinde duruyor?
Belirttiğiniz gibi, bağımlılık açısından yalnızca bireysel veya psikolojik boşluklardan değil, mekânsal ve sosyal boşluklardan da söz edebiliriz. Bu boşluklar, bağımlılıkların gelişmesi açısından bazı risk faktörlerini güçlendirebiliyor. Bir kent, içinde yaşayan bireyleri veya toplulukları yeterince kucaklayamıyor, onların ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve toplumsal yaşama katılımlarını destekleyemiyorsa, ortaya çıkan dışlanmışlık, yalnızlık ve aidiyet eksikliği bağımlılıklar açısından da bir kırılganlık oluşturabiliyor.
Sorunuzda belirttiğiniz yaşlı dostu, kadın dostu, çocuk ve genç dostu kentler aslında farklı kuruluşların ve yaklaşımların öncülüğünde gelişen, zaman zaman birbirleriyle kesişen kavramlar. Örneğin yaşlı dostu kentler, Dünya Sağlık Örgütünün yayımladığı rehberle uluslararası düzeyde sistematik bir çerçeveye kavuştu. Kadın dostu kentler, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından da desteklenen bir yaklaşım. Genç dostu kentler ise gençlerin ihtiyaçlarına, fırsatlara erişimine ve karar alma süreçlerine katılımına odaklanan, farklı ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından ele alınan bir kavram. UNICEF'in çocuk dostu kentler yaklaşımını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Bu kavramların odaklandığı nüfus grupları ve öncelikleri farklı olsa da aslında paylaştıkları pek çok bileşen var. Güvenlik, erişilebilirlik, sosyal katılım, istihdam ve eğitim fırsatları, sosyalleşme olanakları ve psikososyal destek hizmetlerine erişim bunların başında geliyor. Dolayısıyla farklı gruplara odaklansalar da özünde eşitsizliklerin azaltılması, yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve bireylerin toplumsal yaşama eşit biçimde katılabilmesi gibi ortak hedefleri bulunuyor.
Bu açıdan baktığımızda, bir kent kadınlar için güvenli ve erişilebilir değilse, muhtemelen yaşlılar, çocuklar veya gençler açısından da birtakım sorunlar barındırıyordur. Örneğin; güvenli olmayan bir park, yalnızca kadınların değil, çocukların ve yaşlıların da kullanımını sınırlandırabilir. Yürünebilir olmayan bir mahalle, yaşlı bireylerin bağımsız hareketliliğini kısıtlarken çocukların ve gençlerin de kamusal alanlardan yararlanmasını güçleştirebilir.
Peki bu koşullar sağlanmadığında ne oluyor? İnsanların yaşadıkları yere ilişkin aidiyet duyguları zayıflayabiliyor, sosyal izolasyon ve yalnızlık artabiliyor. Özellikle uzun süreli stres, dışlanmışlık ve sağlıklı baş etme mekanizmalarının yetersizliği, bazı bireylerin madde kullanımına veya bağımlılık yapıcı davranışlara yönelmesi açısından risk oluşturabiliyor. Elbette bağımlılıkların tek nedeninin bu koşullar olduğunu söyleyemeyiz. Bağımlılıklar biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok faktörün etkileşimiyle ortaya çıkıyor. Ancak yaşadığımız çevrenin de bu süreçte bir katalizör görevi görebileceğini, mevcut riskleri artırabileceğini veya uygun koşullarda koruyucu bir rol üstlenebileceğini göz ardı edemeyiz. Burada Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini de hatırlamakta fayda var. Bu yaklaşımda güvenlik ve ait olma, insanın temel psikolojik ve sosyal ihtiyaçları arasında yer alıyor.
Dolayısıyla Yeşilay'ın “Bağımlılık boşluklardan sızar” ifadesini kentler açısından değerlendirdiğimizde, bu boşlukları yalnızca bireylerin yaşamındaki eksiklikler olarak değil, kentlerin insanlara sunamadığı fırsatlar ve karşılayamadığı ihtiyaçlar olarak da düşünmemiz gerekiyor.
Sonuçta bağımlılıklarla mücadelede yalnızca bireylerin davranışlarını değiştirmeye çalışmak değil, bireylerin kendilerini güvende, değerli ve ait hissedebilecekleri yaşam çevreleri oluşturmak da halk sağlığının koruma ve sağlığı geliştirmeye yönelik yaklaşımının önemli bir parçası olmalı.
“ÇEVRESEL BOZULMA SOSYAL YAŞAMI DA SINIRLANDIRIYOR”
Özellikle bağımlılığın çevreye verdiği zararlar düşünüldüğünde, kentlerin en dezavantajlı grupları olan yaşlılar ve çocuklar bu tahribattan nasıl etkileniyor? Çevresel bozulma bu kesimleri sosyal ve fiziksel olarak nasıl bir kuşatılmışlığa sürüklüyor?
Bu bağlamda bağımlılıkların yalnızca bireysel sağlık üzerindeki etkilerine değil, fiziksel ve sosyal çevreye verdiği zararlara da bütüncül olarak bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü bağımlılık yapıcı maddelerin üretiminden tüketimine ve atık hâline gelmesine kadar uzanan süreçler, yalnızca bu maddeleri kullanan bireyleri değil, aynı yaşam çevresini paylaşan diğer insanları da etkileyebiliyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar, hem çevresel maruziyetlere karşı kırılganlıkları hem de yaşadıkları çevreyi değiştirme olanaklarının sınırlı olması nedeniyle bu etkilerden daha fazla zarar görebiliyor.
Doğrudan etkiler açısından düşündüğümüzde, tütün kullanımı oldukça somut bir örnek oluşturuyor. Sigara dumanına maruziyetin yalnızca kapalı alanlarda değil, açık alanlarda da söz konusu olabileceğini biliyoruz. Örneğin; bir parkta, çocuk oyun alanında veya insanların birbirine yakın bulunduğu diğer kamusal alanlarda tütün kullanılması, özellikle çocukların ve yaşlıların pasif olarak dumana maruz kalmasına neden olabiliyor.
Ancak burada yalnızca fiziksel maruziyetten söz etmiyoruz. Kamusal alanların güvenli olduğuna ilişkin algı da bu alanların kullanımı açısından belirleyici. Örneğin; bazı kamusal alanlarda alkol veya diğer psikoaktif maddelerin riskli kullanımıyla ilişkili taşkınlıklar, taciz ya da şiddet olayları yaşanması veya bu yönde bir güvensizlik algısının oluşması, insanların bu alanlardan uzaklaşmasına neden olabiliyor. Çocuğunu parka götürmekten çekinen bir ebeveyn ya da kendini güvende hissetmediği için yürüyüşe çıkmayan yaşlı bir birey açısından bu durum yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda fiziksel aktivite ve sosyalleşme olanaklarının da kısıtlanması anlamına geliyor. Ayrıca bağımlılık yapıcı ürünlerin yaşam döngüsü boyunca oluşturduğu çevresel yükü de göz ardı etmemek gerekiyor.
Hava kirliliğine bağlı sağlık etkileri açısından baktığımızda çocukların, yaşlıların ve kronik hastalığı olan bireylerin özellikle kırılgan gruplar arasında yer aldığını biliyoruz. Çocuklarda solunum sisteminin gelişimini sürdürmesi, yaşlılarda ise kronik solunum ve kalp-damar hastalıklarının daha sık görülmesi gibi nedenlerle kirleticilere maruziyetin sonuçları daha ciddi olabiliyor.
Burada sorunuzdaki “kuşatılmışlık” kavramının oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü çevresel bozulma bu grupları yalnızca fiziksel olarak etkilemiyor, aynı zamanda sosyal yaşamlarını da sınırlandırabiliyor. Hava kirliliği, tütün dumanı, çevresel atıklar veya güvenlik kaygıları nedeniyle çocuklar oyun alanlarından, yaşlılar ise park ve yürüyüş alanlarından uzaklaşabiliyor. Böylece çevresel maruziyetleri azaltma çabası, fiziksel aktivite ve sosyal etkileşim olanaklarının azalmasıyla sonuçlanabiliyor. Üstelik çocukların ve yaşlıların bu koşulları değiştirme imkânları çoğu zaman sınırlı. Çocuklar yaşadıkları çevreyi kendileri seçemiyor; yaşlı bireyler ise hareketlilik, ekonomik koşullar veya sağlık sorunları nedeniyle alternatif alanlara erişmekte güçlük yaşayabiliyor.
Şehirlerdeki hava kirliliği ve çevresel toksik yük tartışılırken, bağımlılık yapıcı maddelerin üretim ve tüketim süreçlerinin kentin ekolojisine ve hava kalitesine etkisi ne düzeyde? Bu maddelerin yaşam çevrelerimizdeki görünmeyen ekolojik maliyeti halk sağlığını nasıl tehdit ediyor?
Öncelikle bağımlılık yapıcı maddelerin çevresel etkilerinin bir kısmını bildiğimizi, bir kısmını ise henüz yeterince bilmediğimizi göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünüyorum. Bağımlılık yapıcı maddelerin hava kirliliğine etkisini değerlendirirken, kentlerdeki hava kirliliğinin çok sayıda etkenden kaynaklanabildiğini ön planda tutmamız gerekiyor. Ulaşım, ısınma, sanayi ve enerji üretimi gibi bileşenlerin yanında bu maddelerin etkisinin payı daha küçük kalabilmekte ve net etkisini belirleyebilmek güçleşmektedir.
Bağımlılık yapıcı ürünlerin çevresel etkilerini, hammaddenin elde edilmesinden üretim ve lojistiğe, tüketimden atık yönetimine kadar uzanan bütün yaşam döngüsü boyunca ele almamız gerekiyor. Üretimleri için kullanılan tarımsal alanlardan, bağımlılıkla ilişkili hastalıklar nedeniyle sunulan sağlık hizmetlerinin çevresel etkilerine kadar oldukça uzun bir süreci göz önünde bulundurmak ve her basamağı doğru şekilde değerlendirebilmek bu anlamda önemli.
Elimizde tüm bağımlılık yapıcı maddeler için yeterince somut veri yok. Ancak Dünya Sağlık Örgütünün tütün endüstrisinin yıllık yaklaşık 17 milyon benzinli aracın yıllık emisyonuna denk gelen 84 milyon ton karbondioksit eş değeri sera gazı emisyonuna neden olduğuna ilişkin bir tahmini bulunuyor. Dolayısıyla bağımlılıkların halk sağlığı üzerindeki yükünü değerlendirirken yalnızca neden oldukları hastalıkları değil, yaşam döngüleri boyunca oluşturdukları çevresel etkileri de hesaba katmamız gerekiyor. Bana göre bu konu, bağımlılıkla mücadelenin çevre sağlığı ve sürdürülebilirlik politikalarıyla birlikte ele alınması gerektiğini de gösteriyor.
Bağımlılıklardan uzak bir kent yaşamı dediğimizde, bu idealin bileşenleri tam olarak nelerden oluşuyor? Sürdürülebilir, güvenli ve önleyici bir kent kültürü inşa etmek hangi disiplinlerin ortak çalışmasını zorunlu kılıyor?
Bağımlılıklardan uzak bir kent dediğimizde aslında mekânsal aidiyetin bireylerde yüksek olması, güvenlik unsurlarının göz ardı edilmemesi ve sağlıklı yaşamı destekleyen koşulların oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Burada örneğin aydınlatma önemli bir unsur. Her ne kadar yapay aydınlatmanın enerji tüketimi ve ışık kirliliği gibi çevresel etkileri olsa da güvenlik açısından oldukça önemli olduğunu biliyoruz. Üstelik günümüzde güvenlikten ödün vermeden, çevre dostu ve enerji verimli aydınlatma çözümleri de mümkün. Bununla birlikte dumansız hava sahalarının doğru şekilde uygulanması bir diğer önemli nokta. Elektronik sigaralar konusunda alınması gereken önlemler ise ürünlerin çeşitliliği ve kullanım biçimleri nedeniyle daha da karmaşık hâle gelebiliyor. Burada önemli olan unsurlardan biri, bağımlılık yapıcı ürünlere erişilebilirliğin azaltılması. Bu bağlamda, özellikle çocukların ve gençlerin yaşadığı, eğitim gördüğü ve sosyalleştiği alanlarda alkol ve tütün gibi ürünlere kolayca ulaşılmasının uygun düzenlemelerle önüne geçilmesi gerekiyor.
Dijital bağımlılıkları düşündüğümüzde ise yeşil alanların ve güvenli sosyalleşme alanlarının artırılması önemli. İnsanların, özellikle de çocukların ve gençlerin, zamanlarını değerlendirebilecekleri spor, sanat ve kültür olanaklarına erişebilmeleri, dijital ortamların dışında da kendilerine yer bulabilmelerini sağlayabilir. Bu da problemli dijital kullanım davranışlarının azaltılmasını destekleyebilir.
Üreten bir toplum oluşturmak için gerekli yatırımların yapılması da bir diğer önemli unsur. Eğitim ve istihdam olanaklarının artırılması, bireylerin kendilerini geliştirebilecekleri ve toplumsal yaşama katılabilecekleri fırsatların oluşturulması, hem ekonomik eşitsizliklerin azaltılması hem de insanların zamanlarını anlamlı ve üretken faaliyetlerle değerlendirebilmeleri açısından önemli. Bu koşulların sağlanması, sosyal aidiyetin güçlenmesine ve bağımlılıklar açısından bazı koruyucu faktörlerin desteklenmesine de katkıda bulunabilir.
Bağımlılık gibi halk sağlığı sorunlarında multidisipliner bir yaklaşım ise oldukça önemli. Bu tür kentlerin oluşturulması yalnızca şehir ve bölge plancılarının, mimarların ya da inşaat mühendislerinin sorumluluğunda değil. Halk sağlığı başta olmak üzere hekimlerin, çevre mühendislerinin, peyzaj mimarlarının, psikologların, sosyologların ve sosyal hizmet uzmanlarının da bu süreçte yer alması gerekiyor. Aslında bir diğer önemli unsur da kentin kendi sakinlerinin planlama ve karar alma süreçlerine dâhil edilmesi.
“BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE BÜTÜNCÜL BİR STRATEJİ İZLENMELİ”
Yeşilay, koruyucu halk sağlığı yaklaşımıyla bağımlılıkla mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Bu çerçevede, yerel yönetimler, akademik çevreler ve Yeşilay'ın saha tecrübesi bir araya geldiğinde, sağlıklı kentler inşasında nasıl ortak bir strateji izlenmeli?
Bağımlılıkla mücadelede, diğer halk sağlığı sorunlarında olduğu gibi, yalnızca bağımlılık ortaya çıktıktan sonraki müdahalelere değil, bağımlılığın gelişmesini önleyecek koşulların oluşturulmasına da odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada Yeşilay'ın “Bağımlılık boşluklardan sızar” yaklaşımını yeniden hatırlamakta fayda var. Çünkü bu boşlukları yalnızca bireysel değil, mekânsal ve sosyal boyutlarıyla da değerlendirmemiz gerekiyor. Halk sağlığındaki korunma düzeylerinden hareketle düşündüğümüzde, aslında primordial korunmadan başlayarak üçüncül korunmaya kadar uzanan bütüncül bir strateji oluşturabiliriz. Üstelik bu yaklaşımı yalnızca alkol, tütün veya madde bağımlılıkları için değil, kumar ve dijital bağımlılıklar gibi davranışsal bağımlılıklar açısından da ele almamız gerekiyor.
Öncelikle primordial korunma kapsamında, bağımlılığa zemin hazırlayabilecek sosyal ve çevresel risklerin henüz ortaya çıkmadan önlenmesi önemli. Bu bağlamda güvenli, erişilebilir, insanların kendilerini ait hissedebilecekleri, sosyal etkileşimlerini güçlendirebilecekleri kentler oluşturulması gerekiyor. Sosyoekonomik eşitsizliklerin azaltılması, eğitim ve istihdam olanaklarının geliştirilmesi, özellikle çocukların ve gençlerin sağlıklı gelişimini destekleyen çevrelerin oluşturulması bu yaklaşımın önemli bileşenleri. Dijital ortamlar açısından ise riskli kullanım davranışlarını teşvik eden koşulların ve özellikle çocuklar ile gençlerin karşılaştıkları dijital risklerin de değerlendirilmesi gerekiyor.
Birincil korunma kapsamında ise sağlığı geliştiren yaşam çevrelerinin oluşturulması ve bağımlılıkların başlamasının önlenmesine yönelik müdahaleler ön plana çıkıyor. Yeşil alanların, spor ve kültür olanaklarının artırılması, dumansız hava sahalarının etkin uygulanması ve bağımlılık yapıcı ürünlere erişimin uygun düzenlemelerle sınırlandırılması bu aşamada ele alınabilir. Bununla birlikte kumar ve dijital bağımlılıklar açısından da yalnızca fiziksel erişilebilirliği değil, dijital erişilebilirliği ve maruziyeti de düşünmemiz gerekiyor. Özellikle çevrim içi kumar ve yasa dışı bahis platformlarına erişimin ve bu faaliyetleri özendiren reklamların kontrolü, dijital okuryazarlığın geliştirilmesi ve çocuklar ile gençlerin problemli dijital kullanım davranışlarından korunması önemli. Ayrıca spor, sanat ve sosyalleşme olanaklarının artırılması, dijital ortamların dışında da sağlıklı alternatifler sunulmasına katkıda bulunabilir.
İkincil korunma düzeyinde ise riskli kullanım davranışlarının erken dönemde belirlenmesi ve bağımlılık gelişmeden veya sorunlar ağırlaşmadan gerekli müdahalelerin yapılması önemli. Bu noktada yalnızca alkol, tütün ve madde kullanımını değil, kumar oynama davranışlarını ve bağımlılık düzeyindeki dijital kullanımın kontrol edilememesi, günlük yaşamı, akademik başarıyı veya sosyal ilişkileri olumsuz etkilemesi gibi belirtileri de değerlendirmemiz gerekiyor. Erken danışmanlık, uygun tarama yöntemleri ve sağlık hizmetlerine yönlendirme mekanizmalarının güçlendirilmesi bu aşamada önemli. Bununla birlikte bağımlılığa bağlı olarak bireyin kendisinin veya çevresindekilerin zarar görmesini önleyici uygulamalar da ihmal edilmemeli.
Üçüncül korunma düzeyinde ise bağımlılık geliştirmiş bireylerin tedavi, rehabilitasyon ve toplumsal yaşama yeniden katılım süreçlerini desteklemek gerekiyor. Burada yalnızca tıbbi tedaviyi değil, psikososyal desteği, uğraşı ve mesleki rehabilitasyon olanaklarını, istihdama katılımı ve sosyal ilişkilerin yeniden güçlendirilmesini de düşünmeliyiz. Kumar bağımlılığı nedeniyle ekonomik ve ailevi sorunlar yaşayan bireylerin uygun danışmanlık ve sosyal destek hizmetlerine erişimi, oyun oynama bozukluğu yaşayan bireylerin ise günlük yaşamlarını yeniden düzenleyebilmeleri ve sağlıklı sosyal ilişkiler geliştirebilmeleri bu kapsamda değerlendirilebilir. Çünkü bireyin tedavi sonrasında kendisini yeniden ait hissedebileceği, üretken olabileceği ve destek görebileceği bir yaşam çevresine sahip olması, iyileşme sürecinin sürdürülebilirliği açısından oldukça önemli.
Bütün bu aşamalarda yerel yönetimlerin, akademik çevrelerin ve Yeşilay'ın birbirini tamamlayan roller üstlenebileceğini düşünüyorum. Yerel yönetimler fiziksel ve sosyal çevrenin iyileştirilmesini ve hizmetlere erişimi destekleyebilirken, akademik çevreler risklerin belirlenmesi, kanıta dayalı müdahalelerin geliştirilmesi ve etkinliklerinin değerlendirilmesi açısından katkıda bulunabilir. Yeşilay ise saha deneyimi, koruyucu çalışmaları ve danışmanlık hizmetleriyle bu sürecin önemli paydaşlarından biri olabilir. Özellikle dijital bağımlılıklar ve çevrim içi kumar söz konusu olduğunda, yerel müdahalelerin yanı sıra eğitim kurumlarının, ilgili düzenleyici kuruluşların ve dijital platformların da sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Elbette kent sakinlerinin de bu iş birliğine dâhil edilmesi önemli.