Makaleler
atik-su-temelli-epidemiyoloji.jpg

Doç. Dr. Evşen Güzel: “Atık Su Temelli Epidemiyoloji, Toplum Sağlığını İzlemenin Güçlü Bir Yöntemi”

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Evşen Güzel ile Türkiye’nin 71 ilinde çalışır durumda olan atık su temelli epidemiyoloji yöntemini ve bu yöntemin bağımlılıkla mücadele, toplum ve çevre sağlığı açısından önemini konuştuk.

Bağımlılıkla mücadelede, olası riskleri erken fark etmek ve gerekli önlemleri zamanında almak büyük önem taşıyor. Atık su temelli epidemiyoloji yöntemiyle atık su arıtma tesislerinden alınan numuneler analiz edilerek toplumdaki madde kullanımına ilişkin önemli veriler elde edilebiliyor. Bu yöntem, hangi maddelerin hangi bölgelerde daha yoğun kullanıldığını, kullanım eğilimlerinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve şehirler arasında ne gibi farklılıklar bulunduğunu ortaya koyarak önleyici çalışmaların planlanmasına katkı sağlıyor. Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Evşen Güzel, atık su temelli epidemiyolojinin erken uyarı sistemi olarak kullanılabileceğine dikkat çekiyor. Bir şehrin atık suyunun aslında o şehirde yaşayan insanların günlük yaşamından geriye kalan izleri taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Evşen Güzel, “Atık su temelli epidemiyoloji, toplum sağlığını izlemenin alışılmadık ama son derece güçlü bir yöntemi” diyor.

“ATIK SU TEMELLİ EPİDEMİYOLOJİ, ZAMANSAL VE MEKANSAL BOYUTTA ÇOK DEĞERLİ VERİLER SUNABİLİYOR”

Atık su temelli epidemiyolojiyi hiç duymamış bir okura nasıl anlatırsınız? Bir şehrin atık suyu, o şehirdeki madde kullanımı hakkında bize neler söyler?

Atık su temelli epidemiyoloji, toplum sağlığını izlemenin alışılmadık ama son derece güçlü bir yöntemi. Bir şehrin atık suyu, aslında o şehirde yaşayan insanların günlük yaşamından geriye kalan izleri taşıyor. İnsan vücudu, tükettiği her maddeyi (ilaç, gıda takviyesi, psikoaktif bileşikler vs.) metabolize ederek dışarı atıyor. Bu metabolitler, idrar ve dışkı yoluyla kanalizasyona karışıyor, oradan merkezi atık su arıtma tesisine ulaşıyor. Atık su arıtma tesisinin girişinden alınan atık su numuneleri, yüksek duyarlıklı cihazlarla analiz edilerek hangi maddenin ne miktarda tüketildiği atık su temelli epidemiyoloji yöntemiyle tahmin edilebiliyor. Madde kullanımı özelinde, atık su temelli epidemiyoloji yönteminin kritik avantajı, nesnel ve anonim olması. Bu yaklaşım, insanlara tek tek anket yapmadan, onların beyanlarına bağlı kalmadan ve kişisel kimliklerini belirlemeye çalışmadan, toplum düzeyindeki eğilimleri izlemeye olanak sağlıyor. Fakat tek başına madde kullanımını izlemekte yeterli değil. Bu nedenle klasik yöntemlerle de desteklenmeli. Atık su temelli epidemiyoloji, zamansal ve mekânsal boyutta çok değerli veriler sunabiliyor. Atık su örnekleri düzenli aralıklarla alındığında madde kullanımının zaman içinde nasıl değiştiğini, hafta içiyle hafta sonu arasında farklılık olup olmadığını veya şehirler arasında nasıl bir dağılım gösterdiğini incelemeye olanak sağlıyor. Bu yöntemin en önemli işlevlerinden biri, erken uyarı sistemi olarak kullanılabilmesi. Bir maddenin bir bölgede kullanılmaya başlayıp başlanmadığını, klinik vakalar ya da ölümler raporlanmadan haftalar önce saptamayı mümkün kılabiliyor. Şehir sağlık otoriteleri, atık su temelli epidemiyoloji verilerine bakarak “Nerede?, ne kadar?, ne zaman?” sorularının cevabını bulabiliyor. Kısaca, atık su temelli epidemiyoloji, kanalizasyondaki görünmez izlerden toplumun madde kullanımını ve sağlık eğilimlerini ortaya çıkararak bir şehrin nabzını tutan, kişileri değil, toplumsal eğilimleri izleyen bir yöntem.

Bağımlılık yapıcı maddeler ve metabolitleri vücuttan atıldıktan sonra nasıl bir yol izliyor? Arıtma tesisleri bu kalıntıların ne kadarını tutabiliyor?

Bağımlılık yapıcı maddeler, vücuda girdikten sonra karaciğerde metabolize ediliyor ve çoğunlukla idrarla atılıyor. Atılan şey her zaman maddenin kendisi değil, genellikle daha kararlı, suda çözünür metabolitleri. Atık su temelli epidemiyolojide, atık suda neyin arandığı madde kullanımının tespiti açısından kritik. Kanalizasyon hattında ilerlerken bu bileşikler saatler süren bir yolculuğa çıkıyor. Bu sürede biyolojik bozunmaya uğrayabiliyor, boru cidarlarına ya da organik partiküllere tutunabiliyor veya ışığa maruz kaldıklarında parçalanabiliyorlar. Kısacası, arıtma tesisine ulaşan miktar, atılan miktarın her zaman tam karşılığı değil. Bu nedenle güvenilir tüketim tahminleri için bu kayıpları dikkate almak zorunlu. Konvansiyonel atık su arıtma tesisleri, bu tür bileşiklerin giderimi için tasarlanmadı. Fiziksel çöktürmeye dayalı birincil arıtma, suda çözünmüş hâldeki maddeleri büyük ölçüde tutamaz. Biyolojik arıtma aşamasında bazı bileşikler aktif çamur mikroorganizmaları tarafından kısmen parçalanıyor. Ancak giderim verimliliği bileşikten bileşiğe değişiyor. Ozonasyon ve aktif karbon adsorpsiyonu gibi ileri arıtma yöntemleri, giderim oranlarını önemli ölçüde artırıyor. Fakat bu teknolojiler henüz yaygın değil.

“SUCUL EKOSİSTEM ÜZERİNDEKİ BİRİKİM VE UZUN VADELİ ETKİLER CİDDİ BİR ÇEVRE VE HALK SAĞLIĞI SORUNU”

Arıtmadan geçip nehirlere, göllere ve denizlere ulaşan kalıntılar sucul canlılar üzerinde ne tür etkiler bırakıyor? Bu kalıntıların içme suyuna ya da tükettiğimiz su ürünlerine ulaşma ihtimali var mı?

Atık su arıtma tesisleri bu kalıntıların tamamını arıtamaz. Bu kalıntılar atık su arıtma tesisleri aracılığıyla deniz, nehir ve göllere ulaşabilir ve düşük miktarlarda dahi sucul ekosistemde ciddi olumsuzluklara yol açabilir. Sucul ekosistemlerde yaşayan canlılarda beslenme ve göç gibi davranışlarda değişiklikler oluşturabilir. Hormon bozucu etkileri ise üreme davranışları, yumurta gelişimi, embriyonik gelişim ve yavruların hayatta kalma başarısı üzerine olumsuz etkilere sebep olabilir. İçme suyu açısından değerlendirildiğinde, nehir ve göl sularından elde edilen içme sularında bu maddeler düşük konsantrasyonlarda tespit ediliyor. Mevcut arıtma sistemleri bu kalıntıları tam olarak gideremediğinden risk sıfır değil, ancak bugünkü ölçüm değerleri insan sağlığı için akut tehlike sınırının çok altında. Bireysel maruziyet düzeyleri şimdilik kritik eşiğin altında görünse de sucul ekosistem üzerindeki birikim ve uzun vadeli etkiler ciddi bir çevre ve halk sağlığı sorunu. Bu nedenle atık su arıtma teknolojilerinin geliştirilmesi ve izleme çalışmalarının sürdürülmesi büyük önem taşıyor.

Bu maddelerin çevrede düşük miktarlarda ve uzun süre bulunması, ekosistem ve insan sağlığı açısından nasıl bir risk oluşturuyor?

Klasik toksikolojide temel kural şu: “Bir maddenin toksik etkisini belirleyen temel faktörlerden biri dozudur.” Çevresel toksikoloji için ise: “Bir kirleticinin toksik etkisi, dozuna ve maruziyet süresine bağlıdır.” Çünkü buradaki asıl tehlike bir tek yüksek doz değil, çok düşük dozların ekosistemde ve insan vücudunda yıllarca, kesintisiz birikmesi. Doğada hiçbir kirletici tek başına bulunmaz. Onlarca farklı ilaç, hormon ve madde kalıntısı bir arada ve sürekli olarak sucul ortama karışır. Bu karışımın toplam etkisi, her birinin tek tek etkisinin çok üzerinde olabilir. Bugün bu karışımı bütünüyle test edecek standart bir yöntem yok. İnsan sağlığı açısından risk, uzun vadeli etkilerin tamamı henüz bilinmediğinden tam olarak belirlenememiş durumda. İnsanlarda hormonal sisteme olumsuz etkilerinin olduğu çalışmalarla kanıtlandı. Nörolojik açıdan da ciddi kaygılar bulunuyor. Uzun süreli düşük doz maruziyet; dikkat, hafıza ve öğrenme kapasitesi üzerinde kalıcı değişikliklere yol açabiliyor. Gelişmekte olan fetüsler ve çocuklar bu açıdan en savunmasız grubu oluşturuyor. Bağırsak mikrobiyomu da bu süreçten nasibini alıyor. Bu durumlar; bağışıklık sisteminin zayıflaması, kronik inflamasyon ve ruh sağlığı bozuklukları için zemin hazırlıyor. Düşük dozlarda kronik kirlilik; akut zehirlenme gibi anında fark edilmez, ancak ekosistemi ve insan sağlığını yavaş ve sessizce bozabilir. Tehlikeyi fark ettiğimizde hasarın bir kısmı geri döndürülemez olabilir. Bu yüzden atık su izleme gibi erken uyarı sistemleri bu tablonun önündeki en kritik savunma hattını oluşturuyor.

“SİSTEM, TÜRKİYE’NİN 71 İLİNDE ÇALIŞIR DURUMDA”

Yeşilay ile birlikte yürüttüğünüz çalışmaların amacı ve kapsamı nedir? Bu iş birliği nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Elde edilen veriler bağımlılıkla mücadelede bir erken uyarı sistemi olarak kullanılabilir mi?

“Atık Sulardan Psikoaktif Maddelerin İzlenmesi” çalışmasında, şehirlerin atık su arıtma tesislerinden toplanan numuneler analiz edilerek toplumdaki madde tüketimi ölçülüyor. Bu proje, aslında çok basit ama bir o kadar da çarpıcı bir sorudan yola çıkarak doğdu: “Bir toplumda gerçekte ne kadar madde kullanıldığını nesnel olarak nasıl ölçeriz?” Anketlere güvenebiliriz, ama insanlar yasa dışı madde kullandıklarını her zaman itiraf etmek istemez. İşte tam bu noktada atık su analizleri devreye giriyor ve klasik yöntemlere destek oluyor. Bu çalışma, Türkiye’de ilk kez İçişleri Bakanlığı Kaçakçılık İstihbarat, Harekât ve Bilgi Toplama Dairesi Başkanlığı (KİHBİ) ve Türkiye Yeşilay iş birliğiyle 2019 yılında 18 il ile başladı ve zamanla büyüyerek bugün 71 il, 136 atık su arıtma tesisini kapsar hâle geldi. Yani Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğuna hizmet eden atık su arıtma tesislerinden düzenli olarak numune alınıyor. Analiz edilen maddeler arasında son dönemde kullanımı giderek artan yeni nesil psikoaktif maddeler de dâhil 18 madde bulunuyor. Elde edilen verilerin bir kısmı Avrupa Uyuşturucu ve Bağımlılık İzleme Merkezi (EUDA) ile paylaşılıyor. Türkiye bu alanda Avrupa ile omuz omuza çalışıyor. Elde edilen veriler bağımlılıkla mücadelede bir erken uyarı sistemi olarak kullanılabilir. Projenin en heyecan verici boyutu bu. Geleneksel izleme yöntemleri geriye dönük çalışır ve bu süreç uzun zaman alabilir. Oysa atık su analizi, bir bölgedeki kullanımı neredeyse gerçek zamanlı olarak belirleyebiliyor. Projede riskli olarak belirlenen iller için 30 günlük uzun dönem izleme de uygulanıyor. Bu, özellikle belirli bir bölgede madde kullanımının yoğunlaştığını gösteren sinyaller geldiğinde, o bölgenin daha yakından izlenmesine olanak sağlıyor. Mevsimsel karşılaştırmalar da yapabiliyor; yaz ve kış döneminde turizm bölgelerinde dalgalanmaların boyutu belirlenebiliyor. Bu veriler; hem arz boyutunda (hangi madde hangi bölgede artıyor), hem talep boyutunda (önleme programları nereye yoğunlaşmalı), hem de tedavi boyutunda (hangi şehirde hangi madde bağımlılığı için klinik kapasite artırılmalı) politika üreticilere yol gösteriyor. Kısaca söylemek gerekirse atık su verileri, bağımlılıkla mücadelede yangın çıktıktan sonra değil, duman görüldüğünde harekete geçmemizi mümkün kılan bir erken uyarı sistemi. Ve günümüzde bu sistem artık Türkiye’nin 71 ilinde çalışır durumda.

Önümüzdeki dönemde iklim değişikliği, su kıtlığı ve arıtılmış suyun yeniden kullanımı gibi gelişmeler bu sorunu nasıl etkileyebilir?

Önümüzdeki dönemde iklim değişikliği, su kıtlığı ve arıtılmış suyun yeniden kullanımı, bağımlılık yapıcı maddelerden kaynaklanan su kirliliğini daha karmaşık bir çevre sorunu hâline getirebilir. İklim değişikliğiyle birlikte artan sıcaklıklar, değişen yağış rejimleri ve uzun süreli kuraklıklar, su kaynaklarının miktarını ve kalitesini etkileyebilir. Özellikle kurak dönemlerde akarsu debilerinin azalması, atık suyla alıcı ortama ulaşan kirleticilerin seyrelmesini azaltabilir. Bu da bazı maddelerin sucul ortamdaki konsantrasyonlarının yükselmesine neden olabilir. Bir diğer önemli konu, arıtılmış atık suların yeniden kullanılması. Su kıtlığı arttıkça arıtılmış suların tarımsal sulamada, endüstride ve farklı amaçlarla kullanılması daha önemli hâle gelecek. Ancak geleneksel atık su arıtma tesisleri, bütün ilaç etken maddelerini, bağımlılık yapıcı maddeleri ve bunların metabolitlerini tamamen gidermek üzere tasarlanmadı. Dolayısıyla yeniden kullanım uygulamalarında suyun yalnızca mikrobiyolojik açıdan değil, kimyasal kirleticiler bakımından da değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle gelecekte yalnızca su tasarrufuna ve suyun yeniden kullanımına odaklanmak yeterli olmayacak. Yeniden kullanılan suyun kimyasal kalitesini de güvence altına almak, arıtma tesislerinde mikro kirleticilerin giderimini geliştirmek ve sucul ekosistemleri düzenli olarak izlemek gerekecek. Geleceğin su yönetiminde temel yaklaşımımız, suyu yeniden kullanırken kirleticileri de yeniden dolaşıma sokmamak olmalı. Su kıtlığına karşı geliştirdiğimiz çözümler, aynı zamanda suyun kimyasal kalitesini ve ekosistemlerin sağlığını da korumalı. Su kıtlığıyla mücadele ederken yalnızca suyu geri kazanmayı değil, kirleticilerin de bu döngüye dâhil olmasını önlemeyi hedeflemeliyiz. Çünkü sürdürülebilir su yönetimi, suyun miktarını korumak kadar kimyasal kalitesini de korumaktır.

Bağımlılık yapıcı maddelerin sularımıza verdiği zarar, sizce COP31 gibi küresel bir iklim zirvesinin gündeminde nasıl yer almalı?

Bağımlılık yapıcı maddelerin su kaynaklarımız üzerindeki etkisi, COP31 gibi küresel zirvelerde daha fazla gündeme gelmeli. Çünkü su kirliliği yalnızca çevreyi değil, ekosistemleri, biyolojik çeşitliliği ve dolayısıyla insan sağlığını da yakından ilgilendiren çok boyutlu bir sorun. COP31 gibi küresel iklim zirvelerinde bu konunun ele alınması, su kalitesinin iklim politikalarıyla birlikte düşünülmesine katkı sağlayabilir. İklim değişikliği su kaynaklarının miktarını, sıcaklığını ve kirleticilerin çevredeki davranışını etkileyebilir. Özellikle su kıtlığının arttığı bölgelerde, arıtılmış suyun yeniden kullanımı ve sucul ekosistemlerin korunması daha da önemli hâle geliyor. Bu nedenle bağımlılık yapıcı maddelerin çevresel etkilerini; izleme, ileri arıtma teknolojileri, bilimsel araştırmalar ve kurumlar arası iş birliğiyle ele almak gerekiyor. Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele ederken yalnızca ne kadar suyumuz kaldığına değil, o suyun ne kadar temiz ve ekosistemler açısından ne kadar güvenli olduğuna da bakmalıyız. İklim krizini konuşurken suyun yalnızca miktarını değil, kalitesini de konuşmalıyız. Çünkü suyun korunması, hem ekosistemlerin hem de toplum sağlığının korunmasıdır.